25 Kasım 2009 Çarşamba

Bu aralar neler seyrettim?


Kış geldi, film günlerim başladı. Uzun süredir 'Bu aralar neler seyrettim?' serisi yapamıyordum. İşte serinin dört yeni filmi.
An Officer and a Gentleman : 8 / 10
Good Will Hunting (sonunda izleyebildim): 8.5 / 10
Eyes Wide Shut : 7 / 10
All The President's Men: 6 / 10

22 Kasım 2009 Pazar

E.Toroğlu'nun bitmeyen Fenerbahçe nefreti

Bu nefretle yıllardır hem hakemliğinde hem de TV yorumculuğunda şahit oluyoruz. Yaklaşan yayın ihalesine karşı yönetimin aldığı tavra karşı Lig TV de bize karşı tavır almış durumda, iki yıldır ellerinden geleni yapıyorlar zaten. E.Toroğlu'nun nefreti bu yıl zirve yaptı. GS maçındaki olayların ihalesini Bilica'ya yıkıp 3 maç ceza öngören E.Toroğlu amacına ulaştı (Bilica'nın önemini sezon başından beri kendisi söylüyordu). Bilica'sız Fenerbahçe defansı malesef kevgire döndü. Beş puan uçtu gitti.

Haftalardır konu Fenerbahçe olunca çelişkili yorumlar yapan Toroğlu dün akşamki yayında bunlara bir yenisini ekledi. Malum Gökhan Gönül'ün pozisyonunda herkes penaltıda birleşirken kendisi penaltı dememek için elinden geleni yaptı. Kıvırdıkça kıvırdı. 'Darbe var, verse kimse bir şey demez' şeklinde bir yorum buyurdular. Ne demek bu ya? Darbe varsa bunun adını koyacaksın, penaltı diyeceksin. Neymiş verse birşey denmezmiş. Ayıp ya, nedir bu kıvırma. Penaltı açık saçık deseniz ne olur, kovulur musunuz? İlk golü Fener atsa bu maçın skoru farklı olur desene, tam tersi olsa yapacağın yangını yapsana.

Asıl programın sonunda zirve yaptı. Durup dururken 'Sabiha Gökçe Havaalanında tuhaf şeyler oluyor Şansal' dedi. Ne alaka değil mi? Çok alaka aslında. O havaalanını Fenerbahçe asbaşkanı yaptı, o alaka. Aynı havaalanındaki tuhaf şeylerle geçen Pazar günü ben de karşılaştım, yeni yapılan her havaalanında yaşanan aksaklıklar gibi. E.Toroğlu bu konuyu Lig TV'de bir spor programında neden dile getirir? Ulaştıma Bakanlığı'nın müsteşarı mı kendisi? Amaç belli, dolaylı olarak bile olsa Fenerbahçe'ye laf sokmak, sataşmada bulunmak. Siz işinize bakın demek lazım ama onu da layığıyla yerine getiremiyorlar ya. Biz sizden tarafsız yayın nasıl bekleyelim?

Daum görüşme odasına

Muhtemelen benzer soruları başkan kendisine soracaktır..

1. Nedir bu Kazım aşkı? Kazım'dan santrafor olmayacağı önceki bir çok denemede belli olmasına rağmen bu ısrar nedir? Hadi ısrarına saygı duyduk, bu adamı neden disipline edemiyorsun?

2. Üç haftadır maç yapmayan takıma neden arada bir hazırlık maçı yaptırmazsın? Modern futbolda dört gün izin nedir? Başka ülkelerde devre aralarında bile dört gün izin verilmiyor.

3. Sürekli formsuz olan bazı futbolcuların bu hali ne kadar daha sürecek (Semih-Santos gibi)? Özel bir idman çalışması yaptırılıp bu oyuncular hazırlanamaz mı? Emre bile kötü oyuna isyan edip herkese fırça çeker hale geldi. Antep, Kayseri ve BJK maçlarında ikinci yarıdaki düşüşleri neden analiz edemiyorsun, neden önlem alamıyorsun?

4. Alex'in alternatifi olabilecek herkesin yeteneklerini kabul ettiği Özer neden hala hazır değil?

5. Alex haricinde alternatif bir hücum planımız neden yok? Alex olmayınca yada kötü oynayınca hep kaybedecek miyiz?

19 Kasım 2009 Perşembe

Cemal iyi çocuktur, yapmamıştır

Zamanında hiçbir dayanağı desteği olmadan İziç ve Dawkins'i Türk yapıp, tek yabancılı oynayan takımlara karşı üç yabancılı oynayan hatta Ö.Büyükaycan transferine kılıf uydurmak için Ayşe Gençlik Spor kulübünü kurup transfer sonrasında GS bünyesine katan her daim Türk sporuna ahlak dersi veren ezeli rakibimizin Cemal Nalga olayında düştüğü duruma A.Nesin hikayesi mi, Temel fıkrası mı, şark kurnazlığı mı desek bilemiyoruz..

Pazar akşamı sahada onlardan en az iki katı daha iyi bir kadroya ama artık beyni sulanmış bir koça sahip olan bizim sarı-lacivertlileri bileğinin hakkıyla yenmişlerdir. Buna sözümüz yok, tebrik ederiz. Ama meydana gelen olaylara bakış açıları ile Kadıköy'deki maçtan beri takındıkları tutumları Boğazın karşı tarafındaki bizleri hoşnutsuz kılmıştır, sinirlendirmiştir..Lakin C.Nalga olayı ne verdikleri demeçlere ne de sahada yaptıklarıyla açıklanamaz. Birçok GS'li arkadaşın dediği gibi Türk sporu için utançtır.

Bir de işin yıllardır Fenerbahçe'ye yakın olduğu hatta Fenerbahçe güdümlü olduğu (Federasyon başkanın yıllarca GS'de kaptanlık yaptığını hatırlamazlar) söylenen Federasyon ayağı var. Hani şu Tanjeviç belasını bize saran Federasyon. Olayı bir blog yazarı kadar araştırmadan hemen Oyak Renault'a cevap verip itirazını reddeden Federasyon şimdi ne yapacak? Bu olayda üç maymunu oynayan bahsi geçen maçta Alman takımının koçluğunu yapan ama bir yandan da fırsatını buldukça kalemiyle Fener'e geçiren bir zaman ekmeğimizi yemiş koç ne diyecek şimdi? Sahi ahlak derslerine şimdi ara mı verilecek?

Olayla ilgili Papazın çayırı blogunda yorum yapan arkadaşın süper yorumuyla kapatayım: 'Cemal iyi çocuktur, yapmamıştır. Bir yanlışlık vardır mutlaka'

18 Kasım 2009 Çarşamba

Nasıl unuturlar?

Bu ülkede bakanlık yapmış I.Çelebi bile derbi mağlubiyeti sonrası klasik lobi çalışmalarından biri olan yangın konuşmasında Kadıköy’deki terörden bahsederken yıllar önce kendi statlarında oynanan bir derbi sonrası Mecidiyeköy’de sırf boynunda siyah beyaz atkı var diye öldürülen mühendis arkadaştan haberi yok mudur? Elbette vardır ama sümen altını çok iyi bilirler.


O kadar eskiye gitmeyelim. İki sene öncesine dönelim. Keita’ya atılan suyu okyanus yapanlar kendi statlarında iki sene önce atılan tonlarca suyu ve KDV’si yüzlerce belki de binlerce koltuğu nasıl unuturlar?


Tahrikten bahsedenler Kaya Peker’in yaptıklarını görmezden gelirler, ne var ya derler, Arda’nın külhanbeylikerini görmezler. Arda’nın Sami Yen’deki, Karan’ın Balta’nın Kadıköy’deki el kol hareketlerini de görmezler. Lugano’yu ısırarak tahrik eden Aşık’ı da görmezler. Çünkü tahrik tek taraflıdır o tarafta. A.Yıldırım’ın ‘3 yıl şampiyon olacağız’ iddiasına yangın çıkartanlar ’20.45’te lideriz yada Fener Denizli’ye takılır şampiyon oluruz’ demeçlerini asla akıllarına getirmezler.


Türk futboluna ahlak dersi vermeye çalışanlar Erol’a verilen arabaları yada Zalad’ın dolarlarını nasıl unuturlar? Hadi onlar unutur da, şampiyonlukları çalınanlar niye hatırlatmazlar bu ahlak dersini vermeye çalışanları. Tabi hatırlamazlar, Papermoon’da bıraktılar hafızalarını. Sahi onlar değil midir bütün bir sezon emek hırsızlığıyla suçladıkları hatta uğruna pankart hazırladıkları rakip futbolcuyu serbest kaldığı günün ertesi saraydan kaçırırcasına hemen transfer edip sonra Kadıköy’de kaptan çıkartanlar.


Bir de sözüm ona Fenerli medya vardır. Evet bir zamanlar medya Fenerli idi. Ama o 80’lerde 90’larda kaldı. Biz onların desteğini değil hep kösteğini gördük. Onlar yüzünden bahsi geçen yıllarda en az şampiyonluğu Fenerbahçe kazanmıştır. Şimdiler GS zamanı. Lig TV ve radyo, gazeteler, maalesef silme Fener düşmanı. Lig TV’nin ihale yüzünden Fenerbahçe’ye nasıl cephe aldığını, Toroğlu’nun Fener’e cezaları nasıl verdiğini, bir hafta önce penaltı dediğine bir hafta sonra Fener konu olunca devam dediğini, ofsayt çizgilerinin bile nasıl yanlış çekildiğini çok açık seçik görüyoruz. Hepsini Allah’a havale ettik biz. Hayatını sarı lacivert renklere Hınç’almaya adamış kişilerin bütün sezon ürettikleri ‘Lig bitmiştir, Fener şampiyondur, Hakemler Fener’in himayesindedir, Federasyon Fener’in güdümündedir’ komplo teorileri sene sonunda ters tepince özür dilemek yerine kıs kıs gülmeyi tercih ederler. Pişkindir hepsi. Her sene Lucescu’yu en az bir defa ekrana taşıyanlara ne demeli. Onun saçlarını kazıtmıştık yıllar önce ne de olsa. Onu da Allah’a havale ediyoruz.


Birileri ellerinden bütün gücü (medyayı, lobiyi, ne varsa) çok iyi kullanırken biz yine afyon yutmuş gibiyiz. 2006’da yaşananlar hala çok sıcakken yaşadığımız bu gaflet ve uyuşukluğu hala anlamış değilim. Birileri top tüfek üzerimize gelirken bizim hakkımızı savunmak için seçilenler maalesef derin bir sessizlik yaşıyorlar.

14 Kasım 2009 Cumartesi

1937 Yılında Üsküdar Salacak Plajı

Çok hoşuma gitti bu resim...

09 Kasım 2009 Pazartesi

Lütfen bırak ve git

Sarı lacivertli çubuklu formayı giymeyi hak etmeyen birçok sporcu, antrenör ve koç gördük; sevmedik, onaylamadık ana nefret etmedik.Hayatımda ilk defa çubuklu formanın altında geldiği günden beri nefret ettiğim biri var. Kiminle konuşsam aynı duyguları besliyor Tanjeviç'e karşı.

E.Ataman altı maçtır aynı taktikle seni yeniyor, mal gibi seyrediyorsun. Ne tam saha baskıya önlem alıyorsun, ne de hücum seti yapıyorsun. Dopingçiler dört kısa oynarken sen şaka yapar gibi alan savunmasına dönüyorsun, kumandamı kırdırıyorsun bana. Eli sıcak adamı kenar alıp dakikalarca azarlıyorsun, çocuğa bile bağırmanın ayıp sayıldığı günümüzde. Hep yanlış, hep yanlış. Bir doğrunu göremedik üç yıldır. Şu maçı da koç kazandırdı diyemedik.

İki sene önce A.Örs'ün mirası ve Solomon'un E.Amin'i yemesiyle şampiyon olduk, sen kendime mal edip 2010 yalanlarıyla banka hesabını şişirmeye devam ettin. Geçen sezon takke düştü, kel göründü. Rakipler güçlenirken sen gidip benim boyumda guard getirdin, iki Sloven bebeyle kendini tatmine devam ettin. Ee sonuçta rezil oldun işte.

Gitme vaktidir senin için. Ne taraftarlar, ne oyuncular ne de yöneticiler seviyor seni. En önemlisi basketbolcularımız sevmiyor seni. Herkes mutsuz, motivasyon sıfır. Takım sporu yapmış arkadaşlar 'Özür dilerim Aydın abi' cümlesinin ne anlama geldiğini daha iyi bilirler. Tanjeviç'le benzer diyaloga giren bir basketbolcumuzu gördünüz mü hiç? Hep bir gerilim, bağırma, azar. Allah mısın, kral mısın? Nedeni bilinmeyen sebeplerle (aslında bilinen) güzelce işgal ettin o güzel mekanı, senden öncekilerin kıymetini daha çok bildik sayende. Haydi artık git. Lütfen hemen bırakıp git, lütfen...

Hurşit Meriç


İlk olarak 6-7 hafta önce farkettim kendisini. Maratonda 3 büyüklerin maçları detaylı olarak işlenip bittikten sonra ardısıra yayınlanan anadolu maçlarının özet görüntülerinde gözüme çarptı. Bir sol açıkta, bir sağ açıkta arı gibi çalışan, güçlü tekniğiyle çok etkili akınlar geliştiren Hurşit 3 dakikalık özet görütülerde bile dikkatimi çekmeyi başardı.90 dakika izlediğim ve 2-2 biten Gençlerbirliği-Trabzon maçında da oyuna sonradan girip gene çok önemli işler yaptı. Trabzonspor beki Ferhat'ı allak bullak etti. Son haftalarda görüyorum ki artık ilk 11'de oynamayada başlamış ve hatta son bursa maçında gene güzel işler yapmış. Kendisi hakkında biraz bilgi topladım, sizlerle paylaşayım;
31.07.1983 Hollanda doğumlu, geçen sezonun devre arasında Den Haag takımından transfer olmuş Gençlerbirliğine. Oynadığı 50 maçta 6 gol kaydetmiş. Asıl mevkisi sol açık ama sağ açıkta da oynuyor. Futbol hayatının en olgun çağında, büyük bir takıma sıçramak için tam sırası yani. Saman alevi olmadan ve çizgisini düşürmeden devam edebilirse bunun gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Kendisini daha bir dikkatle izleyecem ilerleyen haftalarda.

08 Kasım 2009 Pazar

Erkut Abi vs Ömer Aşık

Tam Erkut abilik bir hikaye Ömer Aşık'ın faul sendromu.
Şimdi alın bu adamı; önce ona faul atışı için özel bir antrenör tutun, sonra her idmandan sonra 2.000 tane faul atışı attırın, kaçırdığı her faul atışı için sahayı bir tur koşturun ki maçlarda fast break dönüşlerinde kusacak bir surat ifadesiyle parkede yığılıp kalmasın..

01 Kasım 2009 Pazar

Tahkim

Başkanının GS kongre üyesi olduğu, hatta üyelerinden birinin GS yönetimindeki bir yöneticinin kardeşi olduğu Tahkim Kurulu'ndan şimdiye kadar Fenerbahçe lehine bir karar çıktığını görmemiştik, yanıltmadılar yine bizi.

Zamanında bize verilen cezaları arttırdıklarına bile şahit olduğumuzdan buna da şükretmek lazım!!!

30 Ekim 2009 Cuma

Süper Kupa Finalinin Fotoğrafları

Ankara'dan eve dönüş, cep telefonunun sd kartının adaptörünü evde arayış, bulup hemen resimleri bilgisayara ve bloga aktarış.

Bu renklerin aşığıyım ama bayan voleybol takımını daha farklı seviyorum.

Kupa tribünlerde
Kupa kaptan Çiğdem'in ellerinde

Tabiki Eda :)
Tribünleri selamlama
Maç biterken...

29 Ekim 2009 Perşembe

Süper Kupa Fenerbahçe Acıbadem'in

Şampiyonluk bizim, kupa bizim.
İş seyahati nedeniyle Ankara'da olduğumdan maçı salonda seyrettim. Saat 18:00 gibi otelden çıkıp salona doğru yol almaya başladım. Tabiki bulmam zor oldu, park daha da zordu. Maçın başlamasına beş dakika kala içeri girdim, gözlerime inanamadım. Salon tamamen doluydu. Yüz kişilik Eczacı tayfasına karşı iki bine yakın Fenerbahçeli. Nefis bir görüntüydü.
İyi başladık maça. Neriman'a attığımız servislerde Neriman'ı önce oyundan düşürdük, sonra da Esra'yı. Çok rahat, hiç sıkılmadan aldık ilk seti. İkinci sette şov vardı. Servislerle ve bloklarla dağıttık. İlaçcıların hemen yanında konuşlandığımdan çaresizliklerini zevkle izledim. Beter olsunlar, geçen sene yaptıkları hala hafızamda. Üçüncü set Gülden çıktı (mağlubiyeti erken kabullendi), yedek liberolarını dağıtırız diye düşünürken beklenmedik şekilde verdik seti. Alice Blom sık sık blokta kaldı, basit hatalar yaptık. Son set yine normal oyunumuzu oynadık. Taraftar desteği de artınca rahat bir galibiyet aldık. Naz bence süper oynadı. İlaçcılarda oynarken pek haz almazdım ama artık çok seviyorum. Eda bu takımdaki bir numaram. maçın yıldızı seçildi. Gamova iyi oynadı ama benim beklediğim sertlikte değildi. Daha sert smaçlarını bekliyorum. Osmokroviç ise tam bir tecrübe. Nerede smaç nereye plase yapacağını çok iyi biliyor, manşeti de iyi. Geçen yılların yıldızı Seda bu takımda artık yedekse kalitesini anlamak zor değil.
İlaçcılara koyup kupayı kazanmak ayrı bir zevk gerçekten. O eski kibir ve triplerinden eser yok, hepsi kediye dönmüş. Bükemedikleri bileği öpmesini öğrenecekler zamanla. Otele geldim, iş arkadaşım Stephane TV'de izlemiş maçı, tebrike etti, güzel kızlar varmış keşke gelseydim dedi. Yemeğe gittik. Bir baktım bizim basket maçı. Zor da olsa Asvel'i yendik. Oooh keyfim gıcır döndüm otele.
Çok büyüksün be Fener'im. Bize yaşattığın bu güzel anlar ve anılar için sağolasın varolasın Kanaryam.

25 Ekim 2009 Pazar

Berlin Seyahat Notları...Ich bin ein Berliner

Berlin Duvarı


Checkpoint Charlie (Doğu-Batı Berlin geçiş kontrol noktası)

Tiergarten


Brandenburger Tor


Berliner Dom


Alexanderplatz

TV Kulesi


Hard Rock Cafe


Adı üstünde; Kurfürstendamm Strasse


Bombalanan kilise

Potzdamer Platz

Reichstag

Gerek iş hayatındaki gerekse sosyal hayatımdaki yoğunluktan bir türlü fırsat bulup Berlin seyahat notlarımı yazamadım. Şimdiye kadar geçirdiğim en güzel seyahatlerden biri olduğu için bir ay geçmiş olsa da Berlin seyahatini yazmak istedim.

JF Kennedy, Berlin'e ilk adım attığında "Ich bin ein Berliner" demiş, yani "Ben bir Berlin'liyim". Berlin'den ayrılırken havaalanında aynı cümleyi söyledik birbirimize. Berlin Maratonu için gittiğimiz Berlin'de hem maraton koştuk hem de dört günlük nefis bir şehir turu yaptık.

Çok ilginç bir şehir Berlin. İkinci Dünya Savaşı'nda yerle bir olan Berlin'in Almanya'nın diğer şehirlerinden farklı olarak gotik tarzda değil, aksine yeni ve modern bir şehir olduğunu şehre ilk adım attığımız zaman anladık. Şehri şu şekilde tasvir etmek yanlış olmaz: Şehirde İkinci Dünya Savaşı öncesine ait tek eser Kürfurstendamm caddesindeki kilise, onun da her yeri bomba izleriyle dolu. Savaşın anısına ve şiddetini göstermek için kilise yıkılmamış, bombalanmış haliyle öylece duruyor. Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki fark asgariye inmiş olsa bile hala ayırt edilebiliyor. Doğu Berlin'in mimarisi sosyalist düzenin tek tip mimarisi olarak dikkat çekiyor.

Şehir turuna Doğu Berlin'in eski merkezi olan Alexandarplatz'dan 20 Avro vererek bilet aldığımız otobüs turuyla başladık (son gün gördük ki gönüllülerin organize ettiği tabanvay yapılan beleş şehir turu da varmış). Mert eline aldığı haritada daha sonra ziyaret edeceğimiz yerlerleri teker teker işaretledi. Tur bitmek üzereyken otobüsten indik. Doğu ve Batı Berlin'in sınır noktalarından biri olan, şimdilerde epey bir modern merkez olan Potsdamer Platz'ta biraz vakit geçirdik. Akşam üzeri otele dönüp biraz dinlenip şehrin popüler caddelerinden biri olan Oranienburger (yine Doğu Berlin'de yer alıyor) caddesine gittik. Oranienburger uzunca bir cadde ve sağlı sollu restaurant ve kafeler mevcut. Geceyi bir Amerikan barında bitirip otele döndük.
Hemen söylemek gerekiyor. Berlin Avrupa'da şimdiye kadar gittiğim yirmiden fazla şehir içinde en ucuz olanı. Metro ve tren hariç hemen hemen herşey ekonomik (toplu taşıma neden bu kadar pahalı anlayamadık). Ertesi gün metroyla yarış numaramızı alacağımız Tempelhof havaalanına gittik. Dönüşte otele dönüp basket maçını izledik. Ertesi gün yarış olduğu için geceyi otelde dinlenerek geçirdik. Otelimiz apartment tipi olduğu için yemek hatta çay yapma imkanımız bile vardı. Maraton sonrası otelde dinlenip Rock House kafeye gittik. Sex Pistols'un gitarını fotoğraflama imkanı buldum. Ertesi günler (Pazartesi ve Salı) detaylı şehir turuna devam ettik.

Unter van Linden caddesinden Branderburger Tor'a kadar yürüdük. Almanya Parlemento Binası olan Reichstag'ı ziyaret ettik. Üst katta beleş nefis bir turistik tur düzenlenmiş. Wireless kulaklıklar siz belli noktalara gelince size panoramik şehir görüntüsü eşliğinde istediğiniz dilde nerede ne olduğu bilgisini veriyor. Türkçe tercümenin de mevcut olduğunu belirtmek lazım.

Checkpoint Charlie, eski kontrol noktası (Doğu Batı Berlin arasında) gidilmesi gereken bir yer. Duvarın son kalan parçalarını görmek mümkün. Checkpoint Charlie duvarın çöküsüyle beraber kaldırılmış ama daha sonra turistik amaçlı tekrar yerine koyulmuş.

DDR Museum küçük ama şirin bir müze. Eski Doğu Almanya hayat tarzını ve kültürünü gösteren bir müze.

Kreuzberg yurttaşlarımızın yaşadığı şehrin güneydoğusunda yer alan epey büyük bir yerleşim alanı. Her yerde Türkçe tabelalar mevcut.

Kurfürstendamm Strasse vakit geçirilmesi gereken bir yer. Alışveriş için yüzlerce mağaza var. Bu mağazaların biri olan Hertha Berlin FanShop'tan 20 Avro'ya bir tişört alarak zor günler geçiren kulübe katkı yapmaya çalıştım. O gün Olimpiyat Stadı'nda dört yediler.

Hooters gitmesi zor bir yer oldu bizim için. S-bahn harici ulaşmak zor olduğundan taksiyle gitmek iztedik. Taksicilerin hiçbiri bilmediği için bilen taksiyi yarım saat beklemek zorunda kaldık. Irish Pub'ta karaoke yapan Alman gençlerini seyretmek bizim için ilginç Berlin anılarından biri oldu.

Berlin'in simgesi Brandenburger Tor (kapısı) görülmesi gereken başka bir merkez. Hemen arkasında yer alan Tiergarten ise şehrin tam göbeğinde yer alan çok büyük bir park. Kenarından da nehir geçiyor dersem, bu güzel parkta yürüyüş yada koşu farz olur.

Berliner Dom çok heybetli bir kilise. Dışarıdan çok ürkütücü bir görüntüsü var. Berliner Dom'un yer aldığı Unter den Linden caddesi üzerinde sağlı sollu çok sayıda müze yer alıyor. Bu bölgeye yakın olan Alexanderplatz görülmesi gereken başka bir yer. Doğu Almanya'nın 'büyük' zihniyetini hem televizyon kulesinde hem de meydanın etrafında görmek mümkün.

Bunlar bizim Berlin'de gördüklerimiz. Daha fazlası elbette mevcuttu fakat zaman dolmuştu. Bir gün tekrar ziyaret etmeyi umarım ayrıldık Berlin'den.

7

Fenerbahçe Ülker'in dün oynanan Erdemir maçında yaptığı toplam asist sayısı (5 dakika uzatma da dahil olmak üzere toplam 45 dakikalık sürede).

Ayıptır Tanjeviç, bu takıma böyle bir basketbol oynatmayı nasıl başarıyorsun?!

17 Ekim 2009 Cumartesi

Robot

video

Bir haftadır Ankara'da ömrümü yiyen robot. İş hayatımda onbir yıldır böyle yorucu ve stresli bir hafta geçirmedim.

Cihaz genetik laboratuvarlarında kullanılıyor. Lamları loader'dan mikroskoba yüklüyor, otomatik olarak tarıyor, analiz yapılabilecek iyi metafazları belirliyor, resimlerini çekip bilgisayara yüklüyor.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Abant

Kongre bahane, Abant şahane...

Genetik kongresi için Abant'tayım. Etrafta sevdiğim müşteriler, nefis bir hava, sabahları kırk dakika koşu... Keyfim yerinde...





03 Ekim 2009 Cumartesi

36. Berlin Maratonu

İki hafta önce 36. Berlin Maratonuna katılmak için Berlin'deydik. Ben, M.Ortaç, Erman ve Mert'ten oluşan süper ekibimizle Cuma sabahı Berlin'e uçtuk. Cuma ve Cumartesi şehir turuyla geçirip Pazar maratona katıldık (Mert koşmadı tabiki). Pazartesi ve Salı yorgun halimizle yine şehir turu yapıp Salı akşamı memlekete döndük.

Öncelikle Berlin'in şimdiye kadar ziyaret ettiğim en güzel ve en farklı şehirlerden biri olduğunu belirtmek istiyorum. Berlin izlenimlerimi daha sonra fırsat bulduğumda yazacağımdan bu yazımda sadece maratondan bahsedeceğim.

Maraton'a katılmaya karar verdikten sonra (ki bu karar Canon'daki müdürümüz Mr.Kurohara'ya verdiğim bir sözle başladı) yavaş yavaş araştırmaya ve hazırlanmaya başladık. Bir ay sonra anladık ki maraton bitirmek (42.195 metre) kolay bir iş değil. Ciddi bir hazırlık sürecinden geçmek lazımmış, ayrıca diz sakatlığı riskini de göze almak lazımmış. Yoğun iş ve sosyal hayat temposu nedeniyle maratonu tamamlamadan vazgeçmek zorunda kaldık. Hedef olarak yarı maratona eşit olan 21km'yi koyduk. Aslında beklediğim gibi bir hazırlık geçiremedim. Belgrad Ormanında ve Caddebostan sahilde yaptığımız birkaç 10-12 km haricinde spor salonunda ve evde genelde 6-8 km arasında koştum. Maratona giderken 20-21 koşarım diyordum ama mantığım en fazla 15 km koşabileceğimi söylüyordu.

Berlin maratonu kesinlikle müthiş bir organizasyon. Alman sistemi ve organizasyon yeteneğini maratonun her anında ve ayrıntısında görmek mümkün. Yarış öncesi şehrin güneyinde yer alan şu anda kullanılmayan Tempelhof havaalanından yarış numaramızı ve promosyon malzemelerimizi aldık. Ayrıca çip dağıtımı da buradan yapılıyordu (yarışı bitirmek isteyip resmi derece kaydettirmek isteyenlerin çip alması zorunluydu). Promosyon malzemesi olarak yarış malzemelerini koyabileceğimiz bir torba, yarış sonrası duş almak için şampuan ve yarış esnasında kafamıza su sıkmak için sünger (gerçi biz süngeri apart otelde bulaşık için kullandık). Ayrıca yarışla ilgili birkaç dergi, yarış krokisi gibi materyaller.. Yarışa 48.000 kişinin katıldığını düşünürsek bu materyallerin havaalanı gibi çok büyük bir alanda organize edilmesi iyi bir fikir gibi geldi bize.
Yarış günü yollar kapalı olduğundan metroyla yarışın başlayacağı meşhur Branderburger kapısına hareket ettik. Yarış numarasına sahip herkese metro akşama kadar bedavaydı. Mr.Kurohara ile metro çıkışında buluşup yarışın başlayacağı alana doğru ilerledik. Yarış sonunda tişört değiştirip duş almak isteyenler için gerekli imkan hazırlanmıştı. Ayrıca yüzlerce seyyar tuvalet hizmete sokulmuştu. Branderburger kapısında birkaç fotoğraf çektirdikten sonra Mert'ten ayrıldık, kendisini Türk mahallesine sucuk almaya yolladık :) Yarış sonunda ailelerin ve arkadaşların buluşması için hazırlanan alfabetik buluşma noktası da gözümüzden kaçmayan başka bir ayrıntıydı. Yarışın başlama noktaları maratonu bitirmeyi planladığınız süreye göre A'dan H'ye kadar gruplandırılmıştı. Biz elbette H kümesine gittik.



Eylül sabahı Berlin soğuk olduğundan birçok kişi ucuz yada eski sweatshirt'leri ile yarışa gelmişlerdi, yarış başlarken hepsi çıkarıp yere attılar. Sağda solda eski sweatshirt'ler ilginç bir görüntü oluşturdu. Etrafa yerleştirilen hoparlörlerden çalan Bolero eşliğinde yarışın başlamasını beklemeye koyulduk. Etrafımıza bakıp yaş ortalamasını çıkardık, 40 civarı diyebiliriz. Ayrıca her milletten insanı görmek mümkündü.
Biz en arkalarda yer aldığımızdan yarış başladıktan 15 dakika sonra bizler koşmaya başladık. İster istemez hızlı tempoya ayak uydurmak zorunda kaldık. Aşağıda yer alan fotoğraf organizatör firma tarafından gelişi güzel çekilip yaka numarasına göre sistemden otomatik olarak emaille gönderilmiştir. Alman organizasyonun bir örneği daha işte.

Not: Fotoğraf yarışın başında çekilmiştir. Fotoğrafta acı çeken suratımıza aldırmayın, güneş çok kötü çarpıyordu.

Yarış başladıktan birkaç kilometre sonra Tiergarten'da ayrılıp şehrin içine girdik. Ülkemizde göremeyeceğimiz bir sahneyle daha karşılaştık. Sabahın erken saatine rağmen Berlin halkı ve koşucuları destekleyen gelen çeşitli milletlerden aileler ve arkadaşlar kaldırımlardan, evlerin balkonlarından ve dükkanlarından koşuculara müthiş bir destek ve motivasyon veriyorlardı (bizim arkadaş da Kreuzberg'e sucuk almaya gitti!). Çok hoşumuza gitti. Etrafımızda bol bol Danimarkalı olmasını kıskandık. Abartmak istemiyorum ama bizim kümedeki on kişiden dördü Danimarkalıydı.

Belirli kilometrelerde su, mineralli içecekler, sıcak çay, muz, elma takviyelerinin organizasyonu yine kusursuz yapılmıştı. Ayrıca hemen hemen her kilometrede gönüllü sokak orkestraları (sayıları altmışı buluyormuş) gerek jaz, gerek tekno gerekse pop şarkıları çalarak bizlere ek motivasyonda bulundular. Onlar bizi alkışladı, biz onları. Türk mahallesi Kreuzberg'ten geçerken Sezen Aksu'nun şarkılarının çalınması bizlere ayrı bir motivasyon sağladı. 11. kilometrede M.Ortaç ile vedalaştık, o otele döndü biz devam ettik. 17. kilometreye kadar sorunsuz geldik hatta Kreuzberg'ten geçerken ince belli bardaklarda koyu çaylarını içen vatandaşlarımızı gördük, bir ara onların arasına geçip bir çay molası vermeyi bile düşünmedik değil. Sonra kalkması zor olur diye vazgeçtik. Yine Kreuzberg'ten geçerken bayram sabahı çikolatasını alıp takım elbisesiyle bayramlaşmaya giden bir yurttaşımızn yanında geçtik. 17. kilometrede yorgunluk yoktu ama dizlerimiz Erman'la bizi yoklamaya başlamıştı. Tempomuzu düşürdük. 21. kilometreye kadar yavaş tempo geldik. Daha fazla risk alıp sakatlanmayı göze almadık ve 21. kilometredeki metro istasyonunda yarışı sonlandırdık. Böylece bir yarı-maraton koşmuş olduk. Bizim de inanamadığımız bir mesafeydi bu, tamamen yarış atmosferi ve motivasyonuyla ilgiliydi. 21 kilometreyi tam 2 saat 20 dakikada koştuk.

Metro ile otele döndük. Mert kardeş bize güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Berlin'in yerel kanalı yarışı canlı yayınlıyordu. Yarış başlayalı 3 saaten fazla bir süre olmuştu, millet patır patır yarışı bitiriyordu. Biraz gıptayla baktık, keşke daha fazla hazırlanıp biz de bitirebilseydik diye iç geçirdik. Belki ilerleyen yıllarda...

Hayatım boyunca unutamayacağım bir anıydı Berlin maratonu. Böyle güzel bir organizayonla ve atmosferle karşılacağımızı beklemiyorduk. Berlin'i şehir olarak da çok sevdik. Güzel dostlarla geçen güzel bir tatil oldu.

17 Eylül 2009 Perşembe

Yolculuk #2

Bu sefer rota Berlin.

Ben, Erman, M.Ortaç ve Mert ile Berlin maratonuna gidiyoruz. Çok sağlam bir ekip oluşturduk, güzel bir seyahat olacak. 20 kilometre koşmayı hedefliyoruz. Dönüşte iki seyahati birden yazacağım.

10 Eylül 2009 Perşembe

Yolculuk

Dün sabah İstanbul sele yenik düşerken ben Kahramanmaraş uçağına yetişmek için E5'ten havaalanına gidiyordum. Oysaki akşam yatarken E5'teki asfaltlama çalışması problem olur diye TEM'den gitmeye karar vermiştim, sabah yağmuru görünce 'bu yağmurda asfalt masfalt olmaz' diyerek E5'te karar kıldım. Verilmiş sadakam varmış, yaşayacak daha fazla günümüz varmış bu kahpe dünyada.

Yolculuk yarın Barselona'ya. Maraş nere, Barselona nere. İlginç bir işim var.

07 Eylül 2009 Pazartesi

Bir devrin sonu...

Sitemizin değerli admini Murat Yılmaz, spora yatkınlığı ile nam salmış bir arkadaşımızdır. Futbolda, basketbolda, voleybolda, kısaca elini attığı tüm spor branşlarında başarı kaydetmiş, bizlere bu sporları sevdirmiş duayen bir kimliktir. Özellikle basketbolda üstün fundamentali, düzgün bileği, sert savunması ve devamlılığıyla birebir maçlarda yenilmez bir armadadır. Lise yıllarından beri yaptığımız tüm teke tek maçlarda galibiyeti dahi hedeflemeden acaba kendisinden ne kaparız diye maç yapmaktan bile şeref duyduğumuz bir ustadır.
Erken yaşta baş gösteren sağlık problemlerimiz ve forma girmek için beraber yazıldığımız spor salonunda basketbol aktivitesininde olduğunu görünce çok sevindik. Fırsat buldukça gene eski yıllardaki gibi teke tek müsabakalar yapmaya başladık. Haliyle seri mağlubiyetlerimde devam etmeye başladı. Ama bu kötü gidişe ve yılların ezikliğine bir son vermek için geçen cumartesi canımı dişime taktım, kora kor bir mücadele örneği ve azim göstererek adminimiz Murat Yılmaz'ı 10-8'lik bir skorla devirdim ve bir devrin sonunu getirdim :)) Skor 9-8 olunca "9-9 da maç 11'e uzar" diyerek olası bir kazayı önlemeye çalışan admin, uzak mesafeden yapmış olduğum atışın sayı olması üzerine şoka girip bir süre şaşkın bakışlarla sevinç gösterilerimi izlemeye mahkum oldu :) Eh ne diyelim, her devrin olduğu gibi, bu devrinde bir sonu varmış demek ki...

05 Eylül 2009 Cumartesi

Golden League biterken

Golden League'i bize sevdiren NTV yerine bu sene yayın haklarını D-smart alınca Golden League yarışları bize haram olmuştu. Son yarışları mutlaka seyretmek istiyordum. Etrafımda D-smart'ı olan yok, kahveye gitsem Golden League'i seyretmek istiyorum D-Spor'u açar mısınız desem kovalarlar beni. Geçen gün arabada söylenirken Alper'in 'bende var abi' cümlesi çocukken bayram şekeri yerine banknot alan çocuk misali sevindirdi beni.

Dün akşam yarışları Alper'in klas misafirperverliğiyle izledim. Sürpriz beklemiyordum. Jackpot için aday olan üç atlet de yarışlarını kazanarak toplam 1 milyon Avro'luk ödülü paylaştılar (geçen sene Jelimo tek başına götürmüştü 1 milyonu).

Golden League yarışları kapsamında yazın düzenlenen altı yarışı da kazanan bu atletler; sırıkla atlamada Dünya Şampiyonasında sıfır çeken Yelena Isinbayeva, 5 bin metre ve 10 bin metrenin fenomeni Kenenisa Bekele (dün akşam 5 bin metreyi çok zor kazandı) ve bayanlar 400 metrede uzak ara yapan Sanya Richards.

Dün gece U.Bolt 100 metrede değil, 200 metrede yarıştı. Yine rahat bir birincilik kazandı. 100 metre Bolt olmayınca rekabet vardı. Eski göz ağrım A.Powell, kibirli T.Gay'i hala iyi olduğunu gösterdi. 200 metrede ise Azeri atletin üçüncü olması dikkat çekti.

110 metrede ne Robles ne de Liu koşmayınca pek bir zevk alamadım. 100 metre bayanlarda ise Dünya ve Olimpiyat şampiyonu Fraser, ABD'li Jeter'e geçildi. Uzun atlamada ise kötü hava nedeniyle iyi bir derece yapamasa da Vlasic kazandı. Vlasic'in 2.10'luk rekoru ilerleyen yıllarda kırması zor gibi görünüyor.

Atletizm adına harika bir seneyi geride bıraktık. Gelecek sene yapılacak olan yarışları şimdiden dört gözle bekliyorum.

04 Eylül 2009 Cuma

Yatacak yeriniz yok

Lig TV çetesi yeniden iş başında. Ofsaytta olan rakip futbolcuyu ofsayt dışına alacak şekilde terbiyesizce yapılmış bir manipülasyon örneği. Yatacak yeriniz yok gerçekten.

C numunesi

Varsa onu da açalım Kerem için.

Yöneticilerimizden hala ses yok. Sümen altı yapılacak bu olay.

Johhny Cash'ten

En çok sevdiğim Johhny Cash şarkısı; Ring of Fire...

Love Is A Burning Thing
And It Makes A Fiery Ring
Bound By Wild Desire
I Fell Into A Ring Of Fire

I Fell Into A Burning Ring Of Fire
I Went Down, Down, Down
And The Flames Went Higher

And It Burns, Burns, Burns
The Ring Of Fire
The Ring Of Fire

02 Eylül 2009 Çarşamba

Fix It Again Tony


Uzun süredir tamirat yapmıyordum, Alper izinde olduğundan genetik robotu cihazının tamiratı işi bana düştü. Tam McGyver'lik bir hikaye. Tırnak makasının törpüsü ile 200.000 USD'lik cihazı tamir ettim. Dönüş yolunda postaneye uğrayıp kendime tebrik telgrafı gönderdim. Hatta mümkün olsa kendimi alnımdan öpecektim :)
Dönüş yolu demişken..Hani otomobillerin arkasında modellerini gösteren krom kaplı kaportaya yapıştırılan yazılar olur. Laboratuvar ile şirket arasındaki 15 kilometrelik mesafede baş harfleri düşmüş 3 farklı FIAT modeli gördüm. Albea Ibea olmuş, LINEA INEA olmuş, SIENA INEA olmuş. Aynı güne rastlaması ilginç gerçekten. FIAT'a durup dururken Fix It Again Tony dememişler..

01 Eylül 2009 Salı

Nihayet dağıldılar

Oasis'e karşı hep Blur'u desteklediğimden ayrıldıklarına hiç üzülmedim. İnsanlar Oasis'in müziğinden nasıl keyif alır anlamayamam. Bir de Blur ile kıyaslamazlar mı, hasta olurum.
Noel Gallagher denen adamdan hiç haz almam. Müzisyenden çok şovmene benziyor; atıp tutmalar, havalar, kavgalar, küfürler. İngiliz maçolarının 'Delikanlı adam Blur değil Oasis dinler' mottosuna da gıcık olurum zaten.

Gallagher yine şovunu yapmış, dağıtmış grubu. Sağolsun varolsun.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Ikına sıkıla...


Sion maçının buram buram Josico, diyar diyar Aragones kokan ızdırap dolu travmatik etkileri henüz soğumamışken üstüne bu maç bünyeye biraz ağır geldi. Takımdaki fiziki düşüş ürkütücü boyutta. Christian ve Dos Santos bırakın top oynamayı, sahada yürümeye bile zorlanıyorlar. En kritik mevkide oynayan Christian'ın kaptırdığı her topta Manisa golle burun buruna geldiği için çok göze batıyor, çok tepki çekiyor. Ama Dos Santos'un ondan hiç bir farkı yok. Geçen yıl Antep'te sağbek bölgesinde güzel işler yapan Bekir'in başına 1 ay sonra devlet kuşu konmuş ama paşam sağ kanadımızı koridora çeviriyor, uyurgezer gibi, yanındaki adama ayak içi pas bile veremiyor. Bir zamanlar Gençlerbirliğinden aldığımız "Panucci"(!) lakaplı Erkan'ı hatırlattı bana. Bart Simpson ve Ergin Keleş, Bekir ve Önder'i hemen her pozisyonda yürüye yürüye geçiyor. Hele Önder tam bir facia. İddia ediyorum ki ben bu adamı şimdiki de değil, 97 kiloluk halimle yürüye yürüye çalımlarım. Bu kadar yumuşak, bu kadar dengesiz ve bu kadar kazma bir defans oyuncusu daha yoktur Türkiye'de. Bi de bu adamı milli takıma alıyorlar, inanılacak gibi değil! Daum takımda ki düşüşü yorgunluğa ve hiç dinlenememeye bağladı. Ben ise Brezilyalıların kırılgan yapısına ve çokluğuna bağlıyorum. Bence Daum'da bunun farkında, elbet birşeyler düşünüyordur. Daum benim için piyango bir hoca değil, kendisine güvenim tamdır. Milli takım arası ilaç gibi gelecek takıma, ondan sonra gene kademeli olarak fiziki yükselişi yakalayabilirsek ligte ki istikrar korunur, avrupa liginde ilk aşamada gruptan çıkılır diye düşünüyorum. Dünkü görüntünün devam edeceği ihtimalini düşünmüyorum bile.
Son olarak herşeye rağmen, 90+4 golü ve galibiyet beni çok sevindirdi. En kötü halimizin bu olduğunu varsaydım, ve bu görüntü içinde çıkan 3 puan çok değerli. Ama bu şekilde kalırsak ne bu kadar beceriksiz bir Bart Simpson ne de böyle bir şans buluruz diye düşünüyorum...

30 Ağustos'ta İstanbul Boğazında

Bitmesini hiç istemediğimiz bir geçit töreni vardı, hem denizde hem havada.
Tam tadındaydı, ne fazla ne de eksik..



Paradoks


Akbil BMW'ye karşı...

Bir Erman Akgün klasiği olarak kayıtlarımıza geçti, sen benim hayatımın rengisin kardeşim...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

1 Milyon Dolar ve 3 Atlet

Golden League'in Zürih ayağını sonunda Jackpot için üç aday kaldı artık.

Sırıkla atlamada Isinbeyeva
400 metrede Sanya Richards
5 bin metrede Bekele

Şimdilik bir milyon dolara ortaklar ama 4 Eylül'de Brüksel'de kaybedecek olan ortaklığını kaybedecek.


Bu arada Zürih'te Isinbayeva'nın 5.06 ile kariyerindeki 27. rekoru kırdığını belirtmek lazım.

28 Ağustos 2009 Cuma

İlginç bir tesadüf!


Kuzenim Tolga'nın yakaladığı çok ilginç bir detayı paylaşmak istedim sizinle. Kardeş blog "sportif platform" da 1 yılı aşkın süredir skor tahmin yarışması yapıyoruz kendi aramızda. Haliyle o hafta 4 büyükler kiminle oynayacaksa mercek altına alıyoruz rakiplerini. Geçen sene Beşiktaş - G.antep maçının olacağı hafta Tabata'nın kart cezası yüzünden oynayamayacağını öğrendik. Tolga'da üzülüp "tüh bu hafta Tabata'yı yazacaktım" demişti. Bu sene bir baktık ki Tabata gene cezalı. Çift sarıdan kırmızı kart görüp atılmış geçen hafta. Tolga isyanları oynadı gene, "arkadaş bu ne iş, adam her sene Beşiktaş'a karşı cezalı, bu işte kesin bir iş var" dedi. Sonra oturduk geniş özeti seyrettik. Gerçekten çok alaksız iki sarı kart görmüş. Hele 2.si çok tuhaf, kendini attırmak için elinden geleni yapmış. Daha Beşiktaş'la transfer dedikodusu bile yok ortada. Çok kıllandık. Ve dün gece bir haber, Tabata Beşiktaş'ta! İyimser düşünürsek, hadi geçen yıl ki tesadüftü diyelim, ama bu sene ki kesin planlı ve programlı. Delgado olayı son ana kadar belli olmadığı için Tabata'ya transfer vaadi verip böyle bir iş tezgahlanmış gibime geldi. Demiören tarzı ve politikasına da yakışır zaten. Bu arada baktımda Beşiktaş, Antep'i ihya etmeye devam ediyor. Ayhan'la başlayan zincir, Gökhan Zan, İ.Toraman, İ.Köybaşı ve şimdi Tabata ile devam ediyor. 8.5 milyon euro verilmiş. Duyunca dudaklarım uçukladı. Topuz transferine verilen para kadar enayice. Aziz Yıldırım'ın yaptığı her yanlışı takip etmek zorunda mı Demirören çok merak ediyorum. Elano'yu 7 milyon euroya alan G.saray'ı tebrik etmek lazım...

Rotasyon kabusu

Ebedi dostum Murat kardeşimin bloğunun küçük bir ortağı olarak uzun zamandır yazılarıma ara vermiştim. Kendisi bana epeydir sitem ediyordu, haklı da. Ama benim birşeyler karalayabilmem için birşeylere sinirlenmem, kızmam gerekiyor sanırım. Yoksa bişey çıkmıyor :)
Dün yaklaşık olarak 2.5 senedir fasıla verdiğim Şükrü Saraçoğlundaydık Murat ve sevgili hemşerim, sağlam fenerli dostum Mehmet ile. Turu garantilemiş(!) olmanın rahatlığıyla güzel bir yaz akşamında keyif içinde sinirsiz, stressiz bir maç izleyelim istedik. Ama burnumuzdan geldi. Sadece yaptığı rezilce rotasyonlar yüzünden bile kendisinden nefret etmemi sağlayan ve Galatasaray'a elimizde ki şampiyonluğu sırf bu yüzden hediye eden Zico efendinin döneminden beri bu rotasyon kabusunu unutmuştum. Dün gene iliklerime kadar hissettim. Daum hocam aslında rotasyon felan sevmez. Kendisinin christmastan bir gün önce Uşak'la oynanan Türkiye kupası maçında tüm yabancı ve asları sahayı sürdüğü günleri çok iyi hatırlarım. Ama hoca dün biraz mecbur kaldı. 10 numara mevkiinde oynayabilecek Alex, Deivid ve M.topuz'un yaşadığı peşpeşe sakatlıklar, Emre'nin her an sakatlanma (nazar değmesin bu arada) riski, ve angut basınımızın, Önder, Selçuk ve Uğur Boral'a çok ayıp edildi gazlaması yüzünden hoca bu isimlere ağırlık verdi. 10 numara mevkii bu görüntüde boş kalınca teknik özellikleri yüksek olan Dos Santos'u bu mevkiide denedi ama haliyle ona biraz bol geldi bu görev. Ondan boşalan yerede, başkan olsam bırakın tesislere sokmayı, Kadıköy ilçesine bile yaklaştırmayacağım Uğur efendiyi koydu. Emre'den boşalan yere usta(!) maestro, top cambazı Selçuk, Bilica'dan boşalan yerede milli takımı kurtaracak(!) Önder'i koydu. Takımda en fazla 3-4 ay ömrü kalmış süper emekli R.Carlos'un boşalan mevkisinide alternatifsiz Wederson aldı. Şimdi sırayla değerlendirecek olursak dün sınıfta kalan bu ruhsuz yedeklerden en çok Wederson'a kızdım. Kardeşim senin yaşın genç, yabancı statü engelin yok, forma yakında sana kalacak, iyi kötü yeteneğinde var, peki nedir bu savrukluk, bu vurdumduymazlık, bu isteksizlik? Çıldırmamak içten değil. İlla diyorsun ki ben bu takımda devamlılık yakalayamam, yerime adam alın. Gelelim Önder'e. Rakibin duran toplardan başka doğru dürüst pozisyona girebildiği yok, o zaman ne demeye sürekli gereksiz fauller yapıyorsun yarı alanımızda? Bu kadar aptal olur mu bir futbolcu anlamıyorum. Rakibi sürekli yanlış zamanlamayla karşılaması, sürekli kademe hatası yapması, her an topu ıskalayacakmış gibi güvensiz duruşu ve topu oyuna bir türlü adam gibi sokamayaşı ile ben bu takımın oyuncusu değilim diye bas bas bağırıyor. Adamın kapasitesi bu kadar, olmuyo işte.
Saygıdeğer Selçuk ve Uğur Boral için hiç parmaklarımı yormayacam. Bu kadar rezil, kapasitesiz, akılsız adamlar nasıl bu formayı giyebiliyor, onu sorguluyorum sadece. Dos Santos, Christian ve Lugano gelirgelmez nasıl 11'e girermiş, Selçuk'a, Uğur'a, Önder'e çok ayıp ediliyor diyen zeka yoksunu basınımız acaba bu oyuncuların dünkü görüntüleri hakkında neler düşündüler çok merak ediyorum.
Takıldığım diğer bir konuda Christian Baroni konusu. İlk defa çıplak gözle izlediğim bu vatandaşı hiç tutmadım. Ne dikine pas atabiliyor, ne mücadele gücü, ne top kapma özelliği ne de oyuna pozitif bir katkısı var. Al gülüm ver gülüm tadında ki bu oyun tarzının MALdonado ve Josico'dan hiç bir farkı yok. Aurelio-Appiah kalitesinin çok uzağında. Umarım uyum sürecidir ve ben yanılırım. Yoksa gene önlibero mevkii kanayan yara olmaya devam edecek. Özellikle iç saha maçlarında çift forvet ve Emre'nin tek önlibero oynaması çok daha faydalı olur diye düşünüyorum. Mesela özellikle dünkü maç buna iyi bir fırsattı. Hazır Alex'te yokken Guzia-Semih ikilisini yanyana oynatıp, Baroni-Selçuk ikilisinden birini kesebilirdi Daum. Bence çok daha iyi bir futbol çıkardı ortaya. Alex'in oynamadığı tüm maçlarda çift forvet oynamalı bence Fenerbahçe.
Kazım'ın yeteneklerine inanıyorum ama sorunlu kişilik yapısında ısrar edecekse ve dünkü gibi gene kopuk kopuk oynamaktan kendini kurtaramayacaksa onunda sonu gene klübe. Çokta hevesli gözüktü dün bana klübe için. Guizada ki hızlı irtifa kaybıda tam gaz devam ediyor. Ümitlenmiştik ama boşunaymış sanırım. En büyük sorunlardan birini gene forvet hattında yaşayacaz bu sene. Bu adamında sorunu kafasında bence. Hiç bir zaman tam hazır değil bir görüntü içersinde.
Daum'un takımı genel olarak iyi. Beklediğim fiziki yükseliş ve motivasyon takımın geneline yansımış durumda. Ama dünkü gibi işe yaramaz futbolcu müsvetteleri takıma girdiği zaman takımın kimyası bozulduğunda ne durumlara düştüğümüzü görmüş olduk. Allah bu sene sakatlık vermesin, bizi Selçuk'a Uğur'a Önder'e mecbur etmesin diye dua etmekten başka şansımız yok. Şimdilik işler yolunda sayılır ve yaklaşan milli maç arasıda takıma ilaç gibi gelecek.
Son haftaya kadar şampiyonluk yarışında G.saray'la kafa kafaya bir çekişme olacak diye düşünüyorum.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Kadıköy özlemi

Gerek Başkanımızın taraftara karşı yürüttüğü politika, gerek aşırı yüksek bilet ve kombine fiyatlarına karşı oluşan tepkim nedeniyle son bir iki yıldır Kadıköy'de maça gitmiyorum. Yıllar önce sarı lacivertli formayı Kadıköy'de izleyebilmek için bilet kuyruklarında saatlerini geçiren bir çok arkadaşım da aynı düşünce ve duygulara sahip. Resmen soğuttular bizi Kadıköy'de maç seyretmeye.

Hakan birkaç gündür tam saha presle bunlattı beni. Akşam maça gidiyoruz. Dün akşam sohbet ederken Kadıköy'ü gerçekten çok özlediğimizi anladık. Aslında özlediğimiz Kadıköy'deki eski Fenerbahçe Stadı, Şükrü Saraçoğlu Stadı değil.

25 Ağustos 2009 Salı

Diyarbakır maçının ardından

Sahada birinci dakikada başlayan gerginlik, Z.Doğan'ın takımlarının bize gösterdiği ezeli sertlik ve gerginlik
Bir türlü kontrolü eline alamayan, saçma sapan kararlar veren, sahaya atılanları görmemezlikten gelen rezil bir hakem
Diyarbakır taraftarının maç boyu şiddeti ve sahaya yağdırdıkları
Fatih Terim’in efsane tanımlaması olan yediğimiz ‘komik gol’
Attığımız harika birinci ve ikinci gol
Gol olan taraftar
Kazım’ın ikinci yarıdaki efektif oyunu
Bilica’nın her topa hamle yapma aşkı
Guiza’nın iyice eskiye dönüşü
Kazasız atlatılan bir deplasman ve 3'te 3 mutluluğu

23 Ağustos 2009 Pazar

Dünya Atletizm Şampiyonası'nın Ardından

Bolt'un 3 altın ve 2 rekoru

Bekele'nin 10 bin metre yarışının son 400 metresindeki muazzam deparı, rekoru ve 23. altını

Fenomen Bekele'nin altına doymayıp son gün 5 bin metre yarışını da kazanıp toplamda altın sayısını 24'e çıkarması

Bizim devşirme Bekele'nin ise bayanlar 5 bin yarışında sondan 3. olması

Liu ve Robles'in yokluğunda 110 metre engellinin sönük geçmesi

4x100'de ABD'nin hem erkekler de hem de bayanlarda Olimpiyatlardan sonra yine bayrak düşürmesi ve Jamaika'nın dublesi

4x400'de ABD'nin geri dönüşü ve dublesi

200 metre bayanlarda Felix'in 3. kez rahatça dünya şampiyonu olması

100 metre bayanlarda devamlı gülümseyen sempatik Fraser'in kısacık bacaklarına rağmen kazandığı altın

Sanya Richards'ın 400 metre bayanlarda nihayet dünya şampiyonluğu kazanması

400 metre erkeklerde Lashawn Merritt'in Wariner'ı yine geçip krallığını ilan etmesi

Kirui'nin 2.06.54 maraton rekoru derecesiyle adını dünyaya duyurması

Polonyalı Anita Wlodarczyk'ın 77.96 ile çekiç atma dünya rekoru

Vlasic'in geri dönüşü ve her zamanki dans şovu

Isinbayeva'nın büyük bir sürprizle sıfır çekmesi

Jelimo'nun yokluğunda 800 metreyi kazanan Semenya'nın cinsiyet tartışmaları

Ve bizim sadece bir madalyayla (Fenerbahçe sporcusu Melis Mey ile) şampiyonayı kapatmamız

...

18 Ağustos 2009 Salı

Kenenisa Bekele

Önce Usain Bolt'un beklenen rekorunu izledik Pazar akşamı. Usain Bolt'un antremanlarda 9.50'li dereceler aldığını duyuyorduk, o yüzden rekora çok şaşırmadım. Tyson Gay zorlamasa rekoru 9.60'lı derecelerde tutup bir sonraki büyük yarışta 9.50'ye düşerdi ama Tyson Gay formuyla Bolt'u zorlayınca Bolt hem iyi çıkış yaptı hem de son metrelerde şov yapmadan inanılmaz bir rekora imza attı. 1988 Seul'de Carl Lewis'in 9.92 derecesi sonunda herkes bu rekor bir daha kırılmaz diyordu. 9.58'i de gördük ya bakalım daha neler göreceğiz. Perşembe akşamı bir kez daha Bolt-Gay kapışması olacak. Bolt daha rahat kazanacaktır, rekoru bir başka şampiyonaya saklar, bu şampiyonaya bir rekor yeter.

Yazının başlığı Kenenisa Bekele. Sprint yarışlarında koşmadığı için medyatik ve popüler değil. Aslında kendisi dünya atletizm tarihinin fenomenlerinden biri. Atletizm severler ona tapar. Dünya çapında büyük şampiyonlarda kazanılan 23 altın madalya ve sayısız rekora sahip. Dün akşam bir kez daha takdir ettim. 10 bin metre yarışında son 400 metrede attığı deparla hayran bıraktı yine.

Bolt ile Bekele 800 metrede kapışsınlar muhabbetleri başlamış hemen. Ne alaka deyip geçmek lazım.

Bayanlar 800 metrede Jelimo'nun yarışı terk etmesi ve bayanlar sırıkla atlamada Isinbayeva'nın sıfır çekmesi şimdiye kadar beklenmeyenler. Elvan hadisesi mi? Atletizmde kime sarıldıysak, bizi hayal kırıklığına uğrattı :(

14 Ağustos 2009 Cuma

Dünya Atletizm Şampiyonası Başlıyor


Sporseverlerin dört gözle beklediği şampiyona yarın başlıyor. En çok ilgiyi çeken yarış olan 100 metre erkekler finali Pazar akşamı. Bolt ve Tyson Gay çok fena kapışacaklar. Bence Bolt yapabilecği en iyi derece için zorlayacak. Son metrelerde jogging yapmasını beklemiyorum. Nedeniyse kural değişikliği (gelecek seneden itibaren ilk hatalı çıkış diskalifiye gerektiriyor). 200 metrede Bolt yine Gay ile kapışacak. Ben 400 metre finalini de öneriyorum. Wariner ve Taylor arasında müthiş bir kapışma olacak. Eğer Çinli Liu Xiang form tutmuşsa (bir senedir sakat) benzer kapışma 110 metre engelli yarışında da görülebilir. Karizmatik Robles yine kolay kazanacak mı?

Güzel ve sempatik Isinbayeva iki yıl sonra ilk defa geçen ay yarış kaybetti, Berlin'de ne yapacak merak ediyorum. En çekişmeli yarışlardan biri de bayanlar yüksek atlama mücadelesi olacak. Vlasic, Hellebaut ve Friedrich arasında zevkli bir mücadele geçmesini bekliyorum.

Bizim sporcularımızdan madalyaya en yakın atletimiz Elvan. 10 bin yarışında Dibaba koşmayacağını açıklamış, ne güzel. Elvan'ın Defar'ı geçmesi zor, gümüş yada bronz gelirse süper olur. Fenerbahçeli Nevin'in final koşması bekleniyor (finali bile başarı görüyoruz malesef). Eşref kayboldu gitti, final serisine bile kalamayabilir deniyor.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Efes Dark

Duydunuz mu Kerem Gönlüm'de doping çıkmış? Yok canım yalandır, Kerem efendi bir sporcudur, o öyle şeyler yapmaz. Kesin test sonuçlarında yanlışlık vardır, belki analiz cihazı bozuktur. Ben gider tamir ederim hemen.

Eğer Fenerbahçeli bir basketbolcunun başına aynı şey gelseydi, yangın çıkmıştı! Fenerbahçe'nin şampiyonluğunun iptali bile telafuz edilirdi. Ama konu Efes ve sporcusu olunca etrafta 'sempati yağmuru' var. Ne Efes aşkıymış, yalakalıymış be!

Çekelim bir Efes, dark olsun.. Koyu renk kirleri göstermez!!!

11 Ağustos 2009 Salı

%37.5

Global ekonomik krize karşı Fenerbahçe.

Kale arkası biletleri geçen yıla oranla %37.5 zamla 55 TL olmuş. Nasıl çıkacak Aragones'in, Josico'nun, Maldonado'nun, Topuz'un parası...Çok para lazım çok...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Deutschland kommt zurück

Almanya geri geliyor.

Dünya futbolunda hepimizin kabul ettiği bir Almanya gerçeği vardır. Son yıllarda yıldız futbolcu yetiştirme ve kupa kazanma konusunda gerilemişlerdi. Peşpeşe kazandıkları U-17, U-19 ve U-21 turnuvalarıyla geri dönüşlerinin sinyallerini verdiler. Bir iki turnuva sonra harika bir Almanya A takımı izlemeye hazırlanalım.

Zeitgeist

Bir gün bir belgesel izledim, hayatım değişti..

08 Ağustos 2009 Cumartesi

Yeni sezon başlarken

Eskiden TSYD kupasıyla başlardı yeni sezon. Üç tane derbi izler, sezon öncesi takımın son halini görürdük. Endüstriyel futbola yenik düştü TSYD kupası, bizlere nostaljisi kaldı.

Hafızamdaki ilk sezon Trabzonspor'un son şampiyonluğunu yaşadığı 83-84 sezonudur. O sene Kadıköy'de kaybettiğimiz Ankaragücü ve Trabzon maçlarını hatırlıyorum. Ertesi sezon kazandığımız şampiyonluğu net hatırlıyorum, o sezon tüm maçların skorlarını defterime yazmıştım. Radyodan dinlediğim ve gazeteden okuduğum bilgilerle futbolculara ve takıma yıldız verirdim. Farklı kazanılan maçlardan sonra Selçuk, İlyas, Pesiç hep dört yıldız alırlardı.

Seksenli yıllardan günümüze dönünce futboldan eskisi kadar zevk almadığımı anlıyorum. Basketbol, voleybol ve atletizmden artık en az fubol kadar zevk alıyorum. Sarı lacivertli renklere olan aşkım olmasa futbolu asgari seyretmeye çalışacağım.

Yeni sezon başlarken az çok birşeyler yazmak istiyorum. Bu sene güzel transferler yapıldı, takımlarımız geçen sene göre daha güçlendiler. Geçen seneye oranla daha zevkli ve bol gollü maçlar bekliyorum.

Fenerbahçe'nin yumuşak karnı defansın göbeği. Bilica her ne kadar iyi bir oyuncu olsa bile yanına bir pertner şart. Lugano olayı hala çözülmedi, çözülmeyecek gibi. Başkan bir sildi mi, siler atar. Brezilya'dan stoper gelirse şaşırmayalım. Fenerbahçe Daum ve mevcut kadrosuyla sene sonuna kadar şampiyonluğa oynar. Şampiyonluk için bir sürü dış etken olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu etkenler sene ortasında veya sonuna doğru etkin olmaya başladıklarından şimdiden birşey söylemek güç. Alex sorunsalından hep bahsediyoruz. Bazı maçlarda Alex'in görevini Emre'ye yükleyerek 'tek ön libero oynama' taktik varyasyonlardan biri olarak düşünülebilir.

Galatasaray iyi bir kadro yaptı, son yıllarda hücum kadrosu kurma konusunda ısrarcılar. Rijkaard'ın sıradan bir t.direktör mü yoksa sihirbaz mı olduğunu göreceğiz. Malum kendisi S.Rotterdam'ı küme düşürdükten sonra Barcelona'da büyük başarılar elde etmişti. Hollandalı futbolcu ve teknik adamların konsantrasyon sorunu olduğu hep söylenir. Galatasaray bu sene flaş skorlar alacaktır. Bol gollü galibiyetler göreceğiz ama özllikle deplasmanda 1-0'lık sürpriz mağlubiyetlerini görebiliriz.

Beşitaş Mustafa Denizli'ye endeksli. M.Denizli yokluktan varlık elde edebilen ama bollukta ise değişik fanteziler deneyip ilginç kararlara imza atabilen bir t.direktör. Bizi çalıştırdığı zaman Yusuf'u sağbek (Antalya maçı), Rapaiç'i sol bek (içerideki Barcelona maçı) ve A.Güneş'i santrafor (tüm ŞL maçları) gibi ilginç kararlara imza atan biri. Süper Kupa finalinde yaptığı değişikliklerle bu seneye ait bazı ipuçları verdi. M.Denizli bu sene takım çalıştırmayıp Çeşme'de tatil yapmak istediğini söylemişti. Zorla güzellik olmaz.

Trabzon bu sene beklediğim transferleri yapamadı. Yine vasat oyuncular transfer ettiler. T.Direktör seçimleri ise kumar. Şampiyon olabilecek kalibrede değiller. Sivas'ın geçen yılki başarısını tekrarlayacağını düşünmüyorum.

Toparlayacak olursak şampiyonluk yarışının Fenerbahçe ile GS arasında geçeceğini düşünüyorum.

Ne bir okulu bitirmek,
Ne de bir kızı sevmek.
İnan tek isteğim
Seni şampiyon görmek

diyerek hayırlısını dileyelim...

02 Ağustos 2009 Pazar

Kupa güzel şey


Maç başlarken çubuklu formayı sahada görünce her zamanki duygu ruhumu sardı: Kupaları kazansa da kazanmasa da çubuklu formayı sahada görünce herşey değişiyor. Sarı-lacivert renklere olan sevgimizin ölçütü asla kupalar yada şampiyonluklar değil. Ona olan sevgimiz karşılıksız bir sevgi.

Artık klasikleşen 4-4-1-1 düzeniyle maça başladık. BJK ise 4-4-2 ile sahadaydı. Tutuk başlamış gibi görünsek bile iki üç pozisyon bulduk. Saman alevi gibi yükselen birkaç dakikalık tempolar hariç dengeli geçti ilk yarı. İkinci yarı başlarken M.Denizli yine klasik fantezilerinden birini yaptı. Geçen hafta asker olan Nihat'ı sahaya sürerek fena gitmeyen şablonunu bozdu. Bobo sola kaydı, Tello sağa (ne işi varsa orada), Nobre'nin ise ne yaptığını anlayamadık. Tam onların şablonu bozulmuşken biz oyundan düştük. İlk yarıda kesik kesik yaptığımız tempo kayboldu. Gol atanın kazanacağı hal alan maçı Alex'in golleriyle kazanarak Süper Kupayı en çok kazanan takım ünvanını kazandık :)

Fenerbahçe'de Bilica, G.Wederson, Cristian ve Gökhan'ı (defansif olarak) beğendim. Özellikle G.Wederson ileri geri iyi çalıştı, geçmiş maçlarında gördüğümüz kademe gecikmelerini görmedik. R.Carlos'un yerine yabancı kontenjanını aşmak için sık sık denenebilir. Cristian ise Aurelio gibi oynadı. Gerektiğinde dripling yaparak takımın ileri çıkmasını sağladı. Bilica ilk pozisyondaki hatası hariç hemen hemen hatasız oynadı. İlk yarıda ileri çıkmaya çok çalıştı, sanırım ikinci devre Daum frenledi. Gökhan ise ileri pek çıkamadı ama özellikle ikinci yarıda Bobo karşısında çok iyiydi. Yine Kazım hakkında birkaç şey yazacağım. Her pozisyonda konuşurken görmek iyice sıktı, birileri kendisini sustursa iyi olacak. Daum Kazım'da ne gördü anlayamıyorum, yine çok etkisizdi. BJK'de Fink ve İsmail göze batan isimlerdi. Ferrari hakkında çok fazla fikir sahibi olamadım.

Maç sonunda her zamanki gibi Hakan ile konuştuk.
-Ben: BJK'yi İnönü'de, Kadıköy'de, Almanya'da, Olimpiyat'ta her yerde yeniyoruz ama Türkiye Kupasında neden yenemiyoruz?
-Hakan: Lanetli o kupa kardeş, Kayseri Erciyes ile final oynasak bile kazanamayız.

Neticede kupa güzel şey. Türkiye Kupasının rövanşı da güzel. Lig, umarım hepsinden güzel olur...

31 Temmuz 2009 Cuma

Işık

Rakip her ne kadar zayıf olsa da bu takımda ışığı gördüm. Daum ve Koch'un etkileri hemen hissediliyor. Rakibe basan, ısıran, mücadele eden, arzulu oynayan, oynadığı toptan zevk alan bir takım yavaş yavaş oluşuyor. Bu sene güzel futbol izleyeceğiz.

Dün gece sahanın yıldızı Emre idi. Birkaç yıldır sene başı kampı yapamayan Emre'ye bu seneki kamp yaramış. Gökhan Gönül iki sene önceki haline dönmüş. Guiza sağdan soldan çok top aldı ve değerlendirdi, bu sene gol kralı olabilir. Alex yok derken var oluyor yine.

Pembe bir tablo çiziyorum. Ne yapayım geçen senenin acısını çıkartıyorum işte.

30 Temmuz 2009 Perşembe

5'te 5

NTVSpor'da yayınlanan 5'te 5 yarışmasını takip etmeye çalışıyor. Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri web sitesine girip iki soruya cevap verip yarışmacı olmak için şans elde ediyorsunuz. Soruların zorluk derecesi hoşuma gidiyor. Sadece futbol değil tüm spor branşlarında sorular sorulması da ilgimi arttırıyor. Yarışma sonunda tüm soruları doğru bilen PS3 hediye kazanıyor. PS'den çok anlamam, kazanırsam yeğenlere hediye ederim. Bu tip spor yarışmalarını çok sevdiğim için yarışmaya katılmak için elimden geleni yapıyorum, iki haftadır aday sorularını biliyorum ama yarışma için arayan soran yok.

Bu yarışmayı izlerken iki sene önce Facebook'ta kendi aramızda hazırladığımız sorular aklıma geldi. Ne kazık sorular hazırlamışım ama..80'li ve 90'lı yıllar ağırlıklı olmak üzere hazırladığım soruların bir kısmı aşağıda:

* 1990’lı yıllarda Zeytinburnuspor’da oynamış daha sonra Premier Lig ve ABD’de futbol yaşantısını sürdürmüş olan yabancı santraforun adı?
* Fenerbahçe’nin efsane futbolcularından Cemil Turan’ın Fenerbahçe’ye gelmeden önce oynadığı takım?
* 1994 sezonunda ilk yarıda kesin düşer gözüyle bakılan Karabükspor’u ikinci yarıda canlandıran ve son maça kadar şansını taşıyan antrenör hangisidir?
* Ülkemizde çeşitli takımları çalıştıran ünlü Alman futbolcu Karl Heinz Brigel’in futbolculuk yaşantısında forma giydiği ünlü İtalyan takım hangisidir?
* ABD 1994 Dünya Kupasında dünya kupasının en güzel gollerden birini Hagi Kolombiya maçında hangi kaleciye atmıştır (40 metreden attığı gol)?
* Milli takımın 2000 Avrupa şampiyonasında kadrosunda yer alan tek Trabzonsporlu futbolcu kimdir?
* 1992 yılında Fenerbahçe’de jübile yaparak ayrılan Toni Schumacher’in ani bir kararla bir yıl için tekrar futbola döndüğü takım hangisidir?
* Ümit Davala’nın 1996’da Galatasaray’a transfer olduğu takımın adı?
* Ankaragücü 1992-93 sezonu son maçında Galatasaray’a 8-0 yenilerek spekülasyonlara yol açmıştı. Aynı Ankaragücü aynı sezonda bir takımı yine aynı skorla yenmişti. Bu takımı hatırlayabildiniz mi?
* Şu anda V.Manisaspor’un kaptanlığını yapan Uğur İnceman Almanya’da hangi takımdan gelmiştir?
* 1986-87 sezonunda BJK’ye gol atan hakemi hatırlayabildiniz mi?

En çok şu soruyu beğendim; 1980’li yıllarda Galatasaray’ın orta sahasında oynamış olan Ahmet Ceylan’ın lakabı hangisidir? Asıl bomba olan şıklar: Çaycı, Kerhaneci, Pasçı, Bombacı..

Ercan Taner soru sıkıntı çekerse beni arayabilir, bende soru çok...

26 Temmuz 2009 Pazar

Fenerbahçe-Boluspor maçı izlenimlerim

Emirgan sahilde geçen güzel bir sabah, Belgrat ormanlarında geçen güzel bir öğleden sonra ve Kadıköy'de geçen güzel bir akşam.

Evli arkadaşlar yeni transferleri izleme görevini bana verince akşam bir anda kendimi Kadıköy'de buldum. Bilet fiyatları Barcelona ile hazırlık maçı oynuyoruz gibi olunca Migros'a gitmek zorunda kaldım. Eski adı Telsim olan tribüne nedense gitmek istemedim, içimden gelmedi. Oysaki Daum'un zamanında hep o tribünde maç izlerdik.

Uğurlu atkımı İzmir'de bıraktığımdan Fenerium'a girip yeni bir atkı aldım, maşallah bu atkıyla iyi bir başlangıç yaptık. Cefakar ve fedakar taraftarımız Fenerium'da ürün alabilmek için birbirini itiyordu. Tam maç başlarken içeri girdim ve şok oldum. Eskiden sezon açılışında bile 30 bin kişi stada gelirdi, dün sadece beş bin kişi ya vardı yada yoktu. Kimse sıcak, tatil gibi bahaneler üretmesin. Kırk derece sıcakta Ağustos ayında bu stad ıvır zıvır maç demeden çok doldu taştı. Şaşırdım gerçekten, en az 10-15 bin kişi bekliyordum. D-smart ve yüksek bilet fiyatları etkili olmuştur sanırım.

Yenileri çok dikkatli izledim, hemen görüşlerimi yazıyorum.

Bilica: Geçen sene Sivas'ta onu izlerken çok beğeniyorduk. Gelmesine çok sevinmiştik. Kadıköy'deki ilk maçında 10 üzerinden 7 aldı benden. Tekniği süper ve kendine güveni tam. Geriden top sokma konusunda bu sene sorun yaşamayız. Bilica'nın performansı yanındaki stopere bağlı aslında. Eğer bu isim Önder olacaksa Bilica epey sırıtır bu sene ama Lugano olursa muhteşem bir ikili olur. Maçı izlerken geçmiş yıllardaki Alparslan-Onur, Nezihi-Müjdat, Uche-Högh, Luciano-Tomas gibi şampiyonluklar kazandığımız ikililer geldi aklıma. Bu ikililerde tandem yerine klasik libero-stoper ikililerini görmüştük. Libero hep bir adım geride kademede olurlardı, stoperler rakip santraforla boğuşur ve ilk müdahaleleri yapardı. Eğer Lugano ile devam edersek efsane bir ikili daha gelir. Ayrıca bu sene Bilica'nın duran toplarda Luciano gibi goller atmasını bekleyelim, malum Daum bu işleri sever ve bol bol çalışmasını yaptırır.

Dos Santos: İlk yarı mest etti beni. Herşeyi yaptı. Soldan bindirdi, çalım yaptı, orta yaptı, gol attı, Carlos'un açıklarını kapattı, top kaptı,..herşeyi yaptı yani. İlk devrede 9.5 aldı benden ama ikinci yarı yoruldu galiba vasat oynadı. Çok beğendim. Kumaşı süper. Santrafora en az yedi sekiz asisti var.

Oliveira: İkinci devre oynadı. Tam anlamıyla vasattı. 10 üzerinden 6 alır. Bir iki güzel pasını ve topa basışını gördük. Deniz ve Selçuk'tan daha iyi olduğu kesin. Bekleyip göreceğiz. Aurelio'nun %70 performansını göstersin yeter çünkü yanında Emre var.

M.Topuz: Son yirmi dakika oynadı. Çok iyiydi. Guiza'ya asist yaptı. Gayretli ve istekliydi. Sağ tarafta Deivid ile kapışacaklar. 10 üzerinden 7.5-8 alır.

Bekir: Son yirmi dakika oynadı. Çok fikir sahibi olamadım. İyi bir yedek olsun yeter bize.

Eskilerden Deivid çok arzuluydu, santrafor oynadığı maçta elinden geleni yaptı. Hep böyle oynarsa sağ açıkta ciddi bir kapışma olacak. Alex aynı, kafa ütülemek istemiyorum. Emre bu sene sakatlık yaşamazsa çok katkı yapacaktır. Kazım aynı Kazım. Değişti diyorlardı. Bu futbolcunun Fenerbahçe'de yeri olmamalı. Oyunu haricinde mental problemleri var; hazırlık maçında bile rakiple dalaştı, her yere düşüşünde hakeme baktı, ara sıra oyunda kopup altı yedi dakika maçı unuttu. Gökhan tutuktu, önünde Kazım olan hangi maçta istediği gibi oynadı ki? Ayrıca Önder de bu takımda yedek olur bu haliyle. Bu kadar yumuşak oynayarak stoper olunmaz. Guiza'nın ne zaman ne yapacağı belli olmuyor yine. Çok basit pasları veremedikten beş dakika sonra şık bir gol atabilir.


Genel hatlarıyla takımı beğendim. Rakip zayıf olsa da takımın yapısını ve antreman performansını gözlemleyebildim. Brezilyalılar, M.Topuz ve Özer'in katkılarıyla takımın tekniği çok arttı. Geçen sene sorun kadro, idman ve konsantrasyon sorunuydu. Sorunlar hemen hemen çözülmüş gibi. Daum Semih'i sever, bol bol şans verir. Santraforu Guiza-Semih götürür. Stoper sorunu hallolunca eksiği kalmaz bu takımın.

Bu sene güzel günler göreceğiz gibi...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

88TL

Fenerbahçe Boluspor hazırlık maçının Fenerium tribünü bilet fiyatı. 5 TL olması gereken kale arkası bile 20 TL. Olacak iş değil. Millet getirsin çoluk çocuğunu, yeğenlerini bu yaz günü bu güzel statta maç seyretmeye. Varsa yoksa endüstriyel futbol!

24 Temmuz 2009 Cuma

En iyi beş Pink Floyd şarkısı


1. Shine on you crazy diamonds
2. Time
3. Another brick in the wall
4. Wish you were here
5. Money

Listeyi Pink Floyd konusunda az çok uzman olan Erman'la beraber yaptık.
Time şarkısının sözleri bizi bizden alır, uzaklara götürür. Yanında da iki duble iyi gider...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Yılmaz Vural'dan...


''Teknik direktörlük mesleğine başladığım yıl olan 1986'da Alex Ferguson da M.United'ın başına geçti. 23 yılda ben 19 takım çalıştırdım, o sadece M.United'ı.''

''Ben teknik direktörlüğe başladığımda F.Terim tekstil işiyle uğraşıyordu."

19 Temmuz 2009 Pazar

19.07

Kimi can ciğer dostum olan, kimiyle çok samimi olmasam da sarı-lacivert renkler sayesinde arkadaşlık kurduğum, hatta henüz yüzyüze görüşmemiş olmamıza rağmen blog ve forum aleminde tanıdığım sarı lacivertli renklere gönül verenlerin günü bugün.

Başkent Kadıköy'deki, Ankara'daki, İzmir'deki, Bursa'daki, Burdur'daki, hatta Almaty'deki, Kanada'daki, ABD'deki, İngiltere'deki, Almanya'daki, Avusturya'daki kısacası dünyanın dört bir köşesindeki tüm Fenerbahçeli dostların Dünya Fenerbahçeliler Gününü kutlarım.

12 Temmuz 2009 Pazar

Newcastle-Durham-Londra Seyahat Notları

En son Şubat ayında ziyaret ettiğim İngiltere'ye geçen hafta yine bir iş ziyaretinde bulundum. Seyahat arkadaşım bu sefer Alper idi. Önce kuzeye Newcastle'a gittik. Bir akşam Durham'ı ziyaret ettik. Dönüşümüz Londra'dan olduğunda beş günde üç farklı şehirde bulunduk.


Newcastle tipik bir İngiltere şehri olmadığından her gittiğimde zevk alırım. Hem şehrin yapısı hem de insanları tipik İngiltere çizgisinin dışındadır. Maden şehri olan Newcastle 'Don't bring cole to Newcastle' İngiliz atasözünün kaynağıdır. Brown Ale'si değişik bir biradır (ben sevmem ama Alper pek hoşlandı). Aksanları çok farklı olduğundan iletişim kurmak biraz zor olsa da sevimli tatlı insanlardır. Ayrıca Londra kadar pahalı olmaması da özellikle pub eğlencesi için alternatifler sunar.



İlk gün her zamanki gibi bizi yağmur karşıladı. Londra'dan aktarması geciken bavulumu otelde beklemek yerine ahmak ıslatan yağmura aldırış etmeden şehir merkezine yol aldık. Central Station, Eldon Square, St James' Park ilk duraklarımızdı. St James' Park'ın içine girmek istedik ama yarın gelin dediler. Fan shop ziyareti ve önünde fotoğraf çektirmekle yetindik. Eldon Square'de bol bol turladıktan sonra bir pubda soluklandıp Alper'in Brown Ale tatmasını sağladık. Sonra Quayside yani nehir kıyısına yürüdük. Nehir kıyısı bu şehre ilk geldiğim 2000 yılından bu yana epey bir değişim içinde. Yorulunca akşam yemeğine koyulduk, günü sporsuz kapatmamak amacıyla otele yürüyerek döndük.


Ertesi gün (diğer sabahlar olduğu gibi) erken kalkıp koştuk. Kahvaltı sonrası firmaya gittik. Hemen eğitime başladık. Karl anlattıkça anlattı. Arada kahve arası vermesek nakavt olacaktık. Akşam Karl bizi meşhur Sabatini Restaurant'a götürdü. Yorgunluktan otele kaçtık hemen. Çarşamba yine yoğun bir eğitimden geçtik. Akşam Andrew'a bizi Durham'a götürmesini rica ettim (kuzeyin en güzel şehirlerinden biri olduğunu duymuştum), sağolsun kırmadı.




Durham çok ilginç bir şehir. Alp şehirlerine benziyor. İnsan kendini İsviçre yada Avusturya'da sanıyor. Düz bir ovada yer alan şehirleri sevmediğim için Durham'ın tepeli yapısı hoşuma gitti. Şehrin tepesinden İngiltere'nin en eski katedrallerinden biri olan katedral ve kale yer alıyor. Nehir bu yapıları bir yılan gibi sarıyor. Şehrin sokakları eski ve oldukça dar. Ayrıca nehir ve bol yeşil şehrin her yerini sarıyor. Güzel bir yemeğin ardından, dar sokaklarda bol bol yürüdük. Newcastle'daki son günümüz olduğundan gece şehir merkezine gitmeye karar verdik. Taksi şöförüne en iyi bara götürmesini rica ettik, sağolsun en iyisine götürmüş gerçekten. Newcastle üniversitesinin mezuniyet gecesinin yapıldığı adını hatırlayamadığım (Tropical olabilir) barda güzel bir akşam geçirdik.






Ertesi gün eğitime devam ettik, akşam üzeri trene atlayıp Londra'ya yol aldık. Trende beleş internet ve şarj aletinin olduğu detayını vermeden geçemeyeceğim. Newcastle’dan bindiğimiz Londra treni üç saatte Londra’nın kuzeyindeki King Cross istasyonuna yanaşırken solumuzda Arsenal’in Emirates Stadı belirdi. Dış yapısı gayet modern güzel bir stad.




Otelimiz Victoria bölgesinde olduğundan İngilizlerin ‘Turistik Londra’ olarak adlandırdıkları merkeze ulaşımımız kolay oldu. Piccadily, Trafalgar, Big Ben, Westminister ve Soho’yu hızlıca gezdik. Alper’in ilk Londra ziyareti olduğundan bol bol fotoğrafını çektim. Ben de Prezzo isimli kafenin önünde fotoğraf çektirdim. Akşamı Soho’da geçirdik, geçirmez olaydık. Homoseksüel merkezi olmuş. Girecek bar bulamadık.




Sabah erken kalkıp Green Park’ta koştuk (itiraf ediyorum Alper’i bu konuda biraz zorladım). Aslında Hyde Park’a gitmeyi planlıyorduk ama yol gözümüzde büyüdü. Kahvaltıdan sonra The Big Bus’ın meşhur iki katlı otobüsüne binerek güzel güneşli bir Londra gününde şehir turu yaptık. Londra’yı ziyaret edecek herkese tavsiye ederim. Bilet bütün gün geçerli olduğundan istediğiniz durakta inip gezdikten sonra tura devam edebiliyorsunuz. Rehber hem gezdiğimiz yerler hem de Londra ve İngiltere tarihi hakkında bol bol bilgiler veriyor.



Tur bizi yordu, akşamüzeri trene atlayıp Heathrow’a uzandık. THY’nin kalite hizmeti ve ikramlarıyla İstanbul’a geri döndük.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Rainy Newcastle

Daha önce beş kere gelip bir kere bile güneş göremediğim Newcastle'da yine yağmur ve kara bulutlar var. Çok sıkı bir eğitim alıyoruz. Server ve Sql uzmanı olacağım bir haftada (hadi canım oradan) yada huni takıp döneceğim memlekete...

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Gecikmiş bir Placebo konseri yazısı

On gün gecikmeyle de olsa Placebo konseri hakkında birşeyler karalamak istiyorum.

> Konsere özel satın aldığım 'Black and Rocker' damgalı siyah tişörtümle gittim. Herkes tişörtüme baktı, bana değil!

> Konser beklediğimden fazla bir katılımcıyla gerçekleşti. En az REM konserindeki kadar bir kalabalık vardı.

> Bostancı, Kadıköy ve Üsküdar'dan kalkan gemilerle konser alanına ulaşmak gayet zevkli ve kolay. Ne köprü trafiği, ne de park stresi. 8 TL'ye gidip gelmek çok kolay.

> Her zamanki yerimiz olan sol tarafta yer aldık. Hafif eğim sayesinde sahneyi çok yakından görebildik.

> Brian Molko gençlikten çıkıp orta yaşa adım atmış. Ayrıca uzun saç yakışmamış.

> Sahne mükemmeldi. Arka planda devamlı değişen hareketli görseller gördüğüm en iyi arka plandı. Ses ve ışık gayet iyiydi. Grubun gayet uyumlu çalması dikkatimiz çekti.

> En baba Placebo şarkılarından biri olan 'Every You and Every Me' şarkısı hariç tüm şarkılarını çok iyi söylediler. Every You and Every Me şarkısına çok yavaş girdikleri için tempoyu bir türlü ayarlayamadılar. Infared en iyi performanslarıydı. Diğer tüm popüler Placebo şarkısını çalıp söylediler. Birkaç cover bekledik ama çalmadılar.

> Brian Molko konser bitiminde gitarını çalar durumda bırakıp gitti, görevliler gelip kapattılar. Hoş bir sahneydi.

> İyi ki gelmişiz dedik, yine olsa yine geliriz dedik.

03 Temmuz 2009 Cuma

En İyi Beş 'The Kinks' Şarkısı


You Really Got Me Now
Victoria
Waterloo Sunset
Louie Louie
Lola

29 Haziran 2009 Pazartesi

Kuş misali

İnsanoğlu kuş misali...Cuma akşam İstanbul'daydım, Cumartesi Ordu'da, Pazar gece dönüş ve hemen Ankara'ya hareket, şimdi tekrar toparlanıp İstanbul'a geri dönüş...Dört günde toplam 3.000 km olacak...

23 Haziran 2009 Salı

Are you player my friend?

Bu blogda ara sıra yazılarını okuduğunuz Hakan Demirel'in hüzünlü öyküsünü anlatır bu resim.

Otuzlu yaşların ortasına gelmiş iki arkadaş geçtiğimiz hafta tatildeyken bulduğumuz çim sahaya daldık hemen. Hakan efendi geçti kaleye, iki üç denemeden sonra leblebi gibi sıraladım golleri koruduğu kaleye. Sonra ben geçtim kaleye, bak şimdi nasıl atıyorum golleri diye böbürlenerek attı ilk şutunu. Top iki kale yüksekte fotoğrafta görülen yere gitti ve sıkıştı. Yılların malzemesi çıktı, bu anı kaçırmayarak hemen fotoğrafladım..

Are you player my friend? Sen ne yetenekli bir insansın! Koskoca kaleyi tutturamayarak oraya topu nasıl zımbaladın! Üstün bir yeteneksin, geç fark edildin...Değerli blog okurları Hakan Demirel'in yazılarını okurken lütfen bu fotoğrafı gözünüzde canlandırıp kendisini ona göre dikkate alınız...

Placebo etkisindeyim

Bu kaçıncı gelişleri hatırlamıyorum ama hepsini kaçırmıştım. Ya askerdeydim, ya seyahatte yada tatilde. Favori ilk on grubum içinde yer alan Placebo konserini bu sefer kaçırmıyorum, tamamıyla Placebo etkisindeyim şu anda...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Benden çeşitli

Efes'e kaptırılan şampiyonluğun travması ve işlerin yoğunluğu derken yine uzun süredir birşeyler yazamıyordum. Önce birkaç satır spor yazısı sonra daha önce birkaç kez yazdığım 'benden çeşitli' serisine devam edeyim.

* A.İpekçi'deki üçüncü maça doğru yol alırken içim yine huzursuzdu. Ortaç uğurlu yerimiz yani 'pasif takılan diğer pota arkasından' bilet almıştı. Kolayca içeri girip son iki şampiyonluğa şahit olduğumuz yere konuşlandık. Maç başladı, tüm stres üzerimden kalktı. Maşallah önüne gelen dışarıdan üçlüğe başlamıştı. Bu takımın dörte birde fast break yerine üçlük atma gibi bir hastalığı var. Ortaç'la bakıştık, bu şutlar girmemeye başladığında ne olacak gibilerinden. Malum maçı bizim gibi izleyen hiçbir önlem almayan çok tecrübeli (!) bir koçumuz var. Kaya'nın pota altındaki gelecek vaad eden gençlerimizi denize dökmesini Tanjeviç şaşkınlıkla izlerken biz çileden çıktık. Yine lanet on sayılık fark oluşmuştu; yine yakalayabilmek için tüm efor sarfedilecek ve yorulan takımımız son anlarda hata yapacaktı. Dördüncü maçta şahit olduğumuz senaryo aynen altıncı maçta da gerçekleşti. Kötü oynadığımız maçı kaybederek Efes'e şampiyonluğu hediye ettik. Maç sonundaki olaylara girmeyeceğim. Konu Fenerbahçe olunca ne kariyer ne eğitim ne de başka bir şey söz konusu oluyor, doğrudan Rambo Okan olabiliyoruz. O yüzden bu konuyu sabaha kadar tartışsak yazsak kifayetsizlik karşımıza çıkar. Sami Yen'de alkış yerine tribün betonları hariç herşeyin atıldığı, Trabzon'da İnönü'de sahaya taraftarın girdiği, Başkan'ların hakeme pet şişe fırlattığı bir ülkede Aris sendromu yaşamak çok ilginç gelmiş ülkemizin güzel insanlarına. Kimse yavuz hırsızı ve hırsızlığın nasıl yapıldığını irdelemiyor yine.

* Basketbolda konuyu kapatmadan Tanyeviç hakkına birkaç şey yazmak istiyorum. Seni seven yok koç bu camiada. Sevdiğini söyleyen varsa riyakardır. Kariyerine saygı duyuyorduk ama artık o da son buldu. E.Ataman seni mat etti, sen de bizim gibi izledin. Biz tribünde çırpındık bağırdık yırtındık (millet bunlar Bakırköy'lük olmuş diye baktı bize) şunu dene bunu yap koç diye, ama sen oturup izledin. Bir kere farklı bir savunma denemezsin (E.Ataman denediği tüm farklı savunmaların faydasını görmüştür-ya tempomuz düşmüştür yada aşırı top kaybına zorlamıştır), mola alınmalı almazsın, zırt pırt oyuncu değiştirip oyuncuların havasını kaçırırsın, hücum seti hazırlamazsın, kenara aldığım kırk yaşındaki Damir'e bile azar çekmeye çalışırsın, molada set çizeceğine terör estirirsin, vs vs. Sık sık benche bakıp diyaloglara dikkat ettim. Ömer, Mirsad, Damir gibi Fenerbahçeli sporcuların yüzündeki hal ve koça karşı soğuk davranışları hiç hoşuma gitmedi. Bence Tanjeviç Fenerbahçe ilişkisi bitmeli ve seneye yeni bir kanla devam edilmeli. Oktay Mahmudi ismi geçiyor. Onu en son Altar Tunçkol'dan yumruk yerken hafızama almışım, bir türlü o sahne aklımdan çıkmıyor. Olmasını istemem açıkcası.

* Voleybol bayanlarda süper kadro yaptık, bu kadro süper işler yapacak. Peki erkekler. Unutuldu.. Bir önceki sene çift kupayla şampiyon olmuş, bu sene Arslan'ın sakatlığı nedeniyle şampiyonluğu kaçırmış olan takımımıza yönetim küsmüş gibi. Ses seda yok. Sembol isimlerden Ali Peçen'in GS ile anlaştığı yazılıyor. Yorumsuz.

* Aykut Kocaman'ın sportif direktör olması güzel bir gelişme. Fakat başkanın olduğu yerde bu pozisyon tuhaf olmuş. Bakalım kaç ay dayanabilecek A.Kocaman. Herkes A.Kocaman'ı Trabzon'daki golü ve söyledikleriyle hatırlar. Ben iki başka retro ile hatırlamak istiyorum. Asker olduğu için sene başı kampına katılamayan Aykut 1988 yılında transfer olduğu Fenerbahçe ile ilk resmi maçına Rize'de çıkmıştı. Ligin ilk maçı, kadro yeni, ilk yarı rezil oynamışız, Schumacher karşı karşıya kurtarmış. İkinci devre Aykut girer oyuna ve dört gol atar (diğeri Şeytan Rıdvan'dan). 5-0 kazanırız ilk maçı ve bizler Aykut'la o gün tanışırız. Yine aynı sene attığı bir penaltıyı doksana göndermişti ve maç sonunda spikere artık penaltılar da haftanın golü seçilecek demişti. Güzel insan geri döndü camiamıza. Uzun görev süresi diliyorum.

* Yeğenler geçen hafta karne almıştı, bugün karne hediyesi almakla geçti. Yeni nesil uyanık, istemesini biliyor. Biz birşey isterken utanır sıkılırdık. Çatır çatır istediklerini aldırıyorlar. Bir de ne istediklerini çok iyi biliyorlar, bu huylarını seviyorum.

* Dünyadaki en büyük mafya kim? Bence Microsoft denen müessese. Yeni laptop almak istiyorum ama XP desteği olan yeni laptop bulmak imkansız. Kimin kardeşim bu XP? Sizin değil mi? Hep bir zorunluluk politikası. Ben sizin eski versiyonunuzla yeni bir cihaz almak istiyorum ama olanak yok. Bu arada Turkcell connect kartı kullanalı iki hafta oluyor. Biraz yavaş ama mobil olması süper bir avantaj.

* Eskiden çok yorulurdum ve erken yatardım. Erken dediysem 11-12 değil, tam 10. Son bir yıldır bende değişen birşeyler var. Yatma saatim 12 oldu. Bol bol su içiyorum ve biri sabah biri öğleden sonra olmak üzere şekersiz iki kahve içiyorum. Sanırım sporun da faydasını görüyorum. Spor ve sağlıklı beslenme demişken (diyet değil), sabah tartıldım 65 kiloya düşmüşüm. İdeal kiloma ulaştım, toplamda 9 kilo verdim bir senede, mutluyum. Sporium'a gitmek hoşuma gidiyor. Özellikle basket oynayabilmek güzel.

* Placebo konseri öncesinde son albümleri 'Battle for the Sun'ı dinledim. Biraz sertleşmişler ama hoşuma gitti. Seviyorum yaptıkları müziği.

* Nato ile ilgili bir kitap okuyorum. Bu ABD'den korkulur vallahi, aman dikkat :)

* Ofisi taşıyalı iki hafta oldu, dertler hala bitmedi. Sanırım bir hafta daha sürecek. Ev taşımakla ofis taşımak farklı şeylermiş. İki haftadır çektiğimizi biz biliriz.

* 6-10 Temmuz arasında İngiltere'ye seyahat ediyorum. İstikamet kuzey, Newcastle. Dönüş Londra'dan. Daha önce beş kere gittiğim Newcastle çok ilgimi çekmiyor ama Londra'da bir gece bile olsa kalabilmek güzel. Ayrıca Alper'le gidiyoruz, tek olmamak da güzel. Fotoğraf Newcastle'daki Millenium Bridge. Sahi aklıma geldi, yıllar önce milenyum muhabbeti çok olurdu. Bozcaada'daki şekerci bile milenyum macunu yapıyordu...


* Bu yazın kalan spor olayları atletizmde Golden League ve teniste Wimbledon. Golden League demişken aklıma geldi. Eylül'de Berlin maratonuna gideceğiz ama hazırlık sıfır. Sporium'da yaptığım kırk dakikalık kardiyoyla nal toplarım. Erman devamlı koşuyormuş, hırs yapmış. Yarışa iki ay kala yani 15 Temmuz'dan sonra kampa giriyorum, kork benden Erman Akgün. Kızlar haklılar sanırım, konu ne olursa olsun bir şekilde dönüp dolaşıp spora geliyor...

16 Haziran 2009 Salı

Tatil ve Dönüş

Demirel ailesinin davetlisi olarak Uludağ'da dört günlük kısa bir tatil yaptım. Eren'le ilk defa uzun süre vakit geçirdik (fotoğrafta Eren ve kirvesi bendeniz görülmektedir). Böyle yakışıklı bir yeğene kirvelik yapmak gurur verici...

Yemyeşil bir doğa, bol bol sağlık yürüyüşleri ve koşular, dalında taze meyveler derken kendimizden geçtik. Efes maçına hazırız artık. Aslında A.İpekçi'de oynanan iki maça da gidip yenik ayrılınca son maça gitmeme kararı almıştım. Dönüş yolunda telefonum çaldı, arayan dünyanın en sakin, en objektif ve 'güzel insan' lakaplı arkadaşımız Murat Ortaç. Biletleri aldık, yarın gidiyoruz maça dedi. Yirmi senedir ses tonunu ilk defa böyle 'hırslı ve agresif' duydum. Maça gitmek için bahane arıyordum, hemen kabul ettim. Zaten Ortaç'ın o ses tonuna karşı hayır diyemezdim. Sanırım yerimiz yine kamera karşısı ön sıralar, kameralarda zıplayan koplayan bağıran otuzbeşli yaşlara merdiven dayamış birkaç kişi görürseniz şaşırmayın.

15 Haziran 2009 Pazartesi

15th


Şampiyon olunca
bütün dünya
inleyecek en büyük Lakers diye..

Niyet

Şimdi senaryoyu tersten işletelim. Son 13 saniyede o faul Fenerbahçe lehine çalınsaydı;
-Bu sene de Fenerbahçe'ye kaybetmeyi kabul edemeyecek olan Efes Pilsen, Türk basketbolundan çekildiğini açıklayacaktı (onun gibi neleri gitti ya!)
-GS'lisinden BJK'lisine hatta Trabzonspor'lusuna kadar tüm dostlarımız hem bloglarında, hem msn'de hem de sohbetlerimizde emek hırsızlarının Efes'in hakkını yediklerinden bahsedip, şeytanın avukatlığını yapacaklardı. Fenerbahçe'nin iki maç kaybettikten sonra hakemleri satın aldığını söyleyeceklerdi.
-Federasyon ve Fenerbahçe ilişkisi tekrar vurgulanıp Türk basketbolunun katledildiği yazılıp söylenecekti.
-E.Ataman ise avazı çıktığı kadar bağırıp çağıracaktı.

Allah aşkına kimse bu senaryoya itiraz etmesin. Aynen bunlar olurdu.

Hakemin sportmenlik dışı faul çaldığı pozisyonun aynısından maç içinde ve seri boyunca en az yirmi kere gerçekleşmiştir. Ayrıca Euroleague'deki maçlarda da benzer sert savunmalar olmuştur. Pozisyon fauldür. Ömer rakibine sarılır ama ardından bırakır, hakem maç içinde aşağıda bahsedilecek birçok pozisyonda Efes'li sporculara gösterdiği insiyatifi kullanabilirdi. Ama başlıktaki 'niyet' devreye girer. Önce faulü verir (refleksle), sonra düşünür ve sportmenlik dışına çevirir. Sportmenlik dışı verecekse neden ilk anda vermemiştir. Neden Ömer ilk sarıldığında değil de iki saniye geçtikten sonra Ömer yere düşünce çalmıştır. İşte cevabı 'niyet'te yatıyor? Eğer hakem normal faul çalsa Efes'ten bir kişi itiraz eder miydi?

Herşeyi bir pozisyona sığdırmak yanlıştır elbette. Aynı hakem üçlüsünün gözleri önünde Kaya'nın yaptığı rezilliklere göz yumarak eyvallah çekmeleri nasıl açıklanır? Kaya, Ömer Aşık'a hakemin hemen yanında dirseği atarken Ömer'in görmüyormusun sorusuna evet görüyorum diyen ama sportmenlik dışı faulü çalmayan hakemden kim iyi niyet bekleyebilir? Aynı hakem üçlüsünün centilmenlikten yoksun Kaya'nın faul yaptığı pardon baltaladığı Solomon'un üzerine yürüyüşünü, Semih'i dirsekleyerek topu içeri tiplemesini görmemesinin açıklaması ne olabilir? Kendisine itiraz eden Ömer Onan'ı (son pozisyonda değil maç içinde başka bir pozisyonda) itecek kadar Fenerbahçe düşmanlığı yapan, C.Smith'in üç kere Mrsiç'in itmesini (hücum faul) göremeyecek kadar miyop olan trio için ne demek lazım? Başlıkta yazdığım 'niyet'.

Örnekleri önceki maçlara uzanıp çoğaltabiliriz. A.İpekçideki iki maçı ön sıralarda izlerken şahit olduğumuz birçok yanlış kararlardan bahsedilebilir. Kerem Gönlüm'ün ayağı kayıp düşerken çalınan faul, Sinan'ın Solomon'a baltaları, Kaya'nın her yeri oynayarak yaptığı perdelemeleri, Vidmar'a çalınan ama Tunçeri'ye çalınmayan yüzde yüz aynı hücum faul, yaz yaz bitmez...

Sağlık olsun diyelim, sineye çekelim, bizler spor kulübüyüz, onlar müessese kulübü. Aman kaçıp gitmesinler, Türk basketbolu biter, nasıl olsa bizler hep buradayız.

Gelelim bizim cepheye. Bir önceki maçın tekrarı. Yine yanlış beş ve ilk çeyrek sonunda oluşan fark. O farkı eritmek için yırtınan takım, üç sayı öne geçiş ama yorulma belirtileri ve son topları yanlış oynama. Vidmar denen basketbol özürlüsünün neden ilk beş başladığını biri ne olur bana anlatsın, inanın çok rica ediyorum. Benim basketbol bilgimle çözemiyorum. Preldzic'in gelişim kaydettiğinden bahseden dostlar bu seriden sonra hala aynı gelişmeden bahsedebilirler mi? Fenerbahçe Sloven oyuncuları geliştirme merkezi midir Allah aşkına? Fenerbahçe iyi antreman yapıyor olabilir, hatta savunmasını ilerletmiş olabilir ama basketbol çift taraflı oynanıyorsa hücum seti yaratmak ve değişik hücum setleri organize etmesi gerekir. Malesef hücum setimiz yok. Üç çeyrek de biterken top alakasız adamların elinde kaldı ve onlar da saçma sapan şutlar gönderdiler. Solomon'un penetreleri hariç bir varyasyon yok. Bir iki pivot besleme hücumu ki onları da E.Ataman çözdü artık. Senin elinde Mrsiç gibi bir şütör varsa ona perdeyle set yapacaksın, köşeden gönderecek üçlüğü. Gelişi güzel hücum ediyoruz, Tanjeviç şaşkın şaşkın izliyor maçları. Çeyrek biterken mola alıyor, çalışılmış set bekliyoruz. Ama biz topu çıkaramıyoruz.

Maç sonunda yine bir E.Ataman klasiği izledik. Neymiş o pozisyonu görememiş, hakemlerin gördüklerini çaldıklarına inanıyormuş. Peki Keseratar çalarken görmediklerine mi çalıyordu? Onun çaldıklarına neden inanmıyordun? Ayrıca o pozisyonu göremiyorsan maç içinde her itiraz ettiğini de göremiyorsun demektir. İlk iki maçın sonunda yaptığınız ağlamaların ve demogojilerin meyvesini çok iyi alıyorsunuz, şimdi kazandınız centilmenlik dekoru yapmayın lütfen, şık durmuyor.

14 Haziran 2009 Pazar

Güç


Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılığı;

1. (sıfat) Ağır ve yorucu emekle yapılan, çetin, zor, müşkül, efor

2. (isim) Büyük etkinliği ve önemi olan nitelik, kuvvet

11 Haziran 2009 Perşembe

Aşkın bize yeter

İçimdeki hislerden bahsedeyim hemen. Efes maçını geride götürüp son anda kazanacağız, bir nevi rövanş gibi. Sağda solda ne kadar GS'li, BJK'li yada TS'li varsa baktım hepsi Efesli olmuş, meğer basketbolu ne kadar seviyorlarmış da haberimiz yokmuş. 3-1 olursa kupanın ucundan tutarız ve bırakmayız artık.

Lakers ise ilk maçlarda pek katkı veremeyen Ariza ve Fisher'in katkılarıyla kazanacak.



Dudaklarımızdan yılın bestesi dökülerek akşam rotamız yine Abdi İpekçi...

Bir tek sana tutuldu bu kalpler,
Sevdanın uğruna tanımaz hiç engel,
Bizim için heves değilsin sen FENER
Aşkın bize yeter....

10 Haziran 2009 Çarşamba

Anketler Kapandı, Finallerde skor 2-1

Ankete katılan dostlarımızın basketbol finallerindeki şampiyonluk favorileri Fenerbahçe ve LA Lakers. Her iki seride de skor 2-1 oldu.

Dün A.İpekçi'nin kapısından içeri girerken içime doğan ve arkadaşlara söylediğim 'uzatmada kaybederiz' hissini fark onbeşe çıkmışken atmıştım. Sağolsun Solomon ve Tanjeviç bu kötü hissimi gerçekleştirebilmek için ellerinden geleni yaptılar. Bir de benim taktığım adam Green'in son dakikalardaki iki basket faulü var ki onu da affetmek mümkün değil. İyi savunma yapıyoruz (üçüncü maçın sonları ve uzatmalar hariç) ama hücum setimiz yok.

Efesli basketçileri son saniyelerde öne geçtiklerinde yerlerde görünce şaşırdım. Son yıllarda güzel ezmişiz anlaşılan. Ayrıca E.Ataman kazandığı zaman nasıl centilmen olabiliyorsa kaybederken de aynı centilmenliği göstermeli, değil mi? Bizim galibiyetimizi şansa bağlayan E.Ataman kendi galibiyetlerini neye bağlıyor çok merak ediyorum.


Yarınki maç dönüm maçı. Kazanırsak şampiyonluğa bir adım kalır ama kaybedersek işte o zaman rüzgar terse dönebilir. Son söz taraftara.. Alakasız bir şekilde Demirören aleyhine tezahürat yapıp, rakip hücum ederken evde maç izler gibi maç izleyen seyirci profilini nasıl değiştireceğiz inanın bilemiyorum. Yarın ola hayrola...

09 Haziran 2009 Salı

Sivas Seyahat Notlarım

Yeni ofise taşınma telaşı ve dördüncü yeğen derken geçen hafta yapmış olduğum Sivas seyahatine ait notları pas geçmiştim. Bir hafta arayla yazıyorum.



* Sivas'a en son yedi sene önce gitmiştim. Şehir yedi senede epey bir değişmiş. Mevcut iktidar belediyelerinin yaptığı en iyi şey olan yol, park, bahçe, kaldırım vb işler Sivas'ta da başarıyla uygulanmış.

* Yüzölçümü olarak ülkemizin en büyük ikinci ili olan Sivas'ın şehir merkezi çok küçük. Yaklaşık on dakikada şehri gezebiliyorsunuz.

* Şehrin en işlek caddesi olan İstasyon Caddesi çok gelişmiş. Mağazalar, kafeler, restaurantlarla halkın vakit geçirdiği ekonominin döndüğü güzel bir cadde olmuş.

* Sohbet ettiğim Sivas'lılar içinde Sivas'ı seven çıkmadı. Sivas'ı seven göç etmezdi diyorlar. İstanbul'un bir numaralaı popülasyonu Sivas'lılardan oluştuğuna göre yerel halk haklı gibi. Ana geçim kaynağını sorduğumda aldığım cevap 'hiç birşey' şeklindeydi.

* Büyük Otel'de kaldım, şehir merkezinde birkaç tane üç yıldızlı alternatif otel daha var. Otel'in fitness salonunda çalışan Kazakistanlılar beni şaşırttı. Sivaslılar çalışacak iş bulamazken Kazaklar nasıl bulmuşlar anlayamadım. Garip bir ülkeyiz işte biz.
* Şehrin her yerinde Sivasspor bayrakları asılıydı. İstanbul'daki BJK bayraklarından daha çok sayıda bayrağı İstasyon Caddesinde saydım.

* Geçen yıl gazetelerde Madımak'ın altına kebapçı açıldı diye bir haber okumuştuk. Sanırım iptal olmuş yada kapanmış yada klasik bir şehir efsanesiymiş. Yanında güzel bir kebapçı var, ona gittim. Otelin önünden geçtim. Hatta önünde fotoğraf çektirecektim ama yanlış anlaşılır diye çektirmedim. Biraz uzaklaşınca bir fotoğraf çektim. Sivas hep Madımak katliamıyla anılsa da bu ülkeye yüzlerce şair ve ozan yetiştirmiş bir şehir. Özellikle Sivas türkülerini unutmamak lazım.

* Sivas kebapı meşhur ama her gittiğim yerde kebap yiye yiye son üç senede on kilo almıştım, vermesi bir yıl sürdü, o nedenle bu sefer pas geçtim.

* Sivas Kongresi'nin yapıldığı bina lise olarak kullanılıyor. Yada ben yanlış binayı buldum. Gerçi binanın dışında 'Cumhuriyetin temelini burada attık' yazıyordu. Kongre müzesi varmış ama gidecek vakit bulamadım.

06 Haziran 2009 Cumartesi

Kapak olsun!



Efes'in iç saha maçlarını haftasonuna denk getirip, Fenerbahçemizinkini hafta içine denk getiren Turgay Demirel federasyonuna, ilk maçta hakemler hakemler diye ziv ziv öten kendini bilmezlere, F.bahçe taraftarına bilet fiyatını basketbol kriterleri çerçevesinde fahiş bir tutar olan 40 TL.den satan sözde türk basketbolunun destekçisi (bence yüz karası) Efes Pilsen'in yönetimine ve çamur hocası Ergin Ataman'a ve kendi takımları ortada gözükmediği için önce Telekom'un şimdi de Efes'in etrafında birleşmeye çalışan zavallı Fenerbahçe düşmanlarına bu galibiyet öyle bir kapak olsun ki, bir daha asla unutamasınlar! Play-off'larda 8'de 8'le ilerleyen ve üstüste 3. şampiyonluğa koşan şanlı takımımızı can-ı gönülden tebrik ederim. Salı günü Abdi İpekçi'de görüşmek üzere...

05 Haziran 2009 Cuma

Duble


Aman ne güzel bir gün. Dün Fener'in Efes'i deplasmanda tokatlamış. Sabah NBA.com'dan özetini izlediğim maçta da Lakers Magic'e fark atmış. Mutlu mutlu dönüyorum İstanbul'a.

Dün akşam otelde izledim maçı. Yaptığım gürültüden sonra beni bu otele bir daha almazlar. Solomon'un bu kadar kötü oynadığı bir maçı kazanıyorsak biz bu şampiyonluğu yine kazanırız. Solomon'un hali neydi öyle? Afyon yutmuş gibi..Neyseki Ömer Onan, D.Smith ve Mirsad toparladılar durumu. Ömer Onan'ın finallerde coşmasına alıştık artık. Nazar değmesin. Son basketten sonra armasını öpüşü var ki jenerik yapıp futbol takımına bol bol izletmeli. Kalitesi vasatın altında bir maçtı. Bu kadar canla başla savunma yapılan bir maçta hakemlerin zırt pırt herşeye faul çalması oyunun temposunu düşürdü. E.Ataman ne yaptıysa işe yaramadı. Çaresizlik işte. her maç teknik faul almasına alıştık artık, sağolsun tam maç gidiyorken epey yardımcı oldu bize. İyi oynayan Kerem ve Yunanlı oyuncuyu kenarda unutması da işimize yaradı. Nefis bir galibiyet aldık.
Fotoğrafı çok ilginç buldum. Kerem topu bırakıp nereye gidiyorsun?

04 Haziran 2009 Perşembe

Hedef Avrupa Şampiyonluğu


Mehmet Ali Aydınlar, Avrupa Şampiyonluğuna göz dikmiş anlaşılan. Voleybol camiasını şaşırtan flaş bir transfere daha imza atarak, Avrupa'nın en önemli voleybolcularından Gamova'yı Fenerbahçe Acıbadem'in kadrosuna kattı. Tek kelimeyle flaş bir transfer.

Fenerbahçe'nin ilk Avrupa şampiyonluğu bayanlar voleybol branşından gelecek gibi görünüyor.

Basketbolda finaller

Sene başından beri herkesin beklediği final geldi çattı. Son iki yılın şampiyonu Fenerbahçe ile son iki yıldır final ve yarı finalde Fenerbahçe tarafından süpürülen Efes Pilsen ilk maçı bugün oynayacaklar. Fenerbahçe'de Gricek sakat oynamayacak, Efes tam kadro. Fenerbahçe için şampiyonluğun formülü A.Şahenk'te oynanacak ilk iki maçtan birini kazanamak olmalıdır. Eğer A.İpekçi'ye 1-1 dönersek A.İpekçi'deki iki maçı alarak 3-1 yapar ve 3-1'den şampiyonluğa bir şekilde ulaşırız. Fakat A.Şahenk'te kazanmak o kadar kolay olmayacak. Bu sene orada oynadığımız üç maçı da kaybettik. Salonun yapısı mı desek, potaların sertliği mi desek, ne dersek diyelim bu salonda Fenerbahçe'nin şut ağırlıklı oyunu iflas ediyor. O halde ne yapmak lazım; içeriden oynamak lazım. Oğuz formda, Semih'de düzelme var, Ömer Aşık döndü, Mirsad keza formda. O halde Solomon'un pivotları bol bol beslemesi lazım. Efes'in en önemli silahı C.Smith. Ona karşı sanırım Ömer Onan yada D.Smith görev alacak. C.Smith'i iyi savunursak Efes istediği hücumları yapamaz. Schumpert ve Thorton'un istikrarsız performansları beni korkutmuyor açıkcası.

Emin olalım ki maçlar sinir harbi geçecek. Her faule itiraz edilecek, koçlar saha içine girecek, vs vs. İki takımı kadro olarak kıyasladığımızda hemen hemen denk kadroları görüyoruz. Fakat basketbolun en önemli olguları olan savunma ve takım oyunu faktörleri Fenerbahçe'den yana görünüyor. Saha avantajının da Efes'te olduğunu hesaba katarsak işin içinden çıkılmıyor. 4-2 yada 4-3'lük bir seri bizi bekliyor gibi.


NBA'de Lakers dile kolay 30. finaline çıkacak. Tam bir fenomen takım. Bugüne kadar oynadığı 29 finalden sadece 14'ünü kazanması ilginç. Bu sene geçen seneye oranla daha dengeli bir takım Lakers. Kobe'nin one man show'ları azaldı, daha takım gibi oynamaya başladılar. Bynum'un sakatlıktan dönüşüyle Gasol rahatladı, savunmada yıpranmadığı için hücumda daha verimli olmaya başladı. Ariza yükselen performansıyla 3 numara açığını kapatır oldu. Orlando herkesin Cavs'ı beklediği finale sürpriz yaparak geldi. D.Howard ile Hido'nun performanları süperdi. Özellikle 22 yaşındaki D.Howard'ın bu şekilde dominant ve güçlü bir oyun sergilemesi NBA severleri mest etti. Bu finalin anahtarı D.Howard ile Lakers pota altı arasındaki mücadele olacak. Tecrübeli koç P.Jackson'un mutlaka bir savunma planı vardır.

03 Haziran 2009 Çarşamba

Naz'lı kızımız

Uzun süredir konuşulan transfer nihayet gerçekleşti: Eczacıbaşı'nın genç pasörü Naz Fenerbahçeli oldu. Çubuklu ne çok yakışmış....
Fenerbahçe'ye kaptırdıkları son şampiyonluğun faturasını Naz'a kesen Eczacıbaşı, Naz'a yol verince yöneticilerimiz başarılı bir hamleyle Naz'ı transfer ettiler. Çiğdem, Seda ve Eda'dan sonra başarılı bir yerli oyuncuyu daha kadromuza kattığımız için mutluyum. Geçen günkü Osmokrovic transferine ilave olarak bu transfer Fenerbahçe'nin şampiyonluğunun geçici bir heves olmadığı görülüyor. Transferlerle bizzat ilgilenen M.A.Aydınlar'a teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Bu arada iş seyahati nedeniyle Sivas'tayım, bu akşam biraz gezdim. Yarın fırsat olursa biraz daha gezip birkaç fotoğraf çekeceğim. Sonrası blogda..

Ooooooooo Christoph Daum!


Klüpten resmi açıklama gelmemesine rağmen Daum'un takımın başına getirildiği haberleri her yanda yankılanmaya başladı. Her iki taraftanda bir yalanlama gelmemesi bu işin bittiğini gösteriyor. Yaptığı her icraat, bitirdiği her transfer, gelen, kovulan hocalar, iç çekişmeler, kısacası attığı her adım, aldığı her nefes bir olay olan klübümüz şu aralar çok hareketli günler geçiriyor. Aslında hiç şaşırmadım bu duruma, Aziz Yıldırım'ın ve Fenerbahçe'nin kemikleşmiş bir öyküsüdür bu. Dibe vurulan, berbat geçen sezonların sonrasında bu klüp yeniden yapılanır, cesur kararlar alır, yapılması sürekli ertelenen reformları gerçekleştirir ve kendi küllerinden yeniden doğarak ertesi yıl gene güçlü bir takım olmayı başarır. Aziz Yıldırım Daum'la geçen 3 başarılı sezondan sonra, Denizli sendromunun yarattığı tahribat ve moral bozukluğu içinde ve lokal birçok başarıya imza atmasına rağmen uluslararası arenada sürekli yaşanan başarısızlıklardan sonra camia içinde Daum alehine çatlak seslerin çok fazla artmasından dolayı işine son vermişti Daum hocanın. Bu o gün için en doğru karardı bence. Fazlasıyla yıpranmış ve Denizli travmasını yaşamış bir hocayla 100. yıla girmek pek doğru olmazdı. Bu karar doğruydu ama ya sonrakiler? İşte F.bahçe'yi bu sezon yaşadığı duruma sürükleyen olaylar sinsilesi o günlerde başladı. Sözde takımın uluslararası arena da ve yurt içinde daha başarılı olması için önemli adımlar atılacaktı. Daum gibi bir hoca gönderilmişti ve yerine ondan daha bilgili, daha kariyerli, daha ileri görüşlü bir hocanın gelmesi gerekiyordu ama bugün bile hala çok tartışılan 'stajer' hoca Zico'da karar kılındı. Bana göre tek özelliği takımda ki Brezilya'lı futbolcular tarafından çok sevilmesi ve saygı duyulması dışında hiç bir özelliği yoktu Zico'nun. Sanırım görüşülen bütün hocalar takımda Alex'i istemeyince henüz radikal çözümler alma fikrinin yakınından bile geçmeyi düşünmeyen başkan, Zico ile anlaştı. Ya sonra ki değişimler ne kadar faydalı olmuş, gelin inceleyelim;
-Yetersiz olduğu düşünülen Nobre takımdan gönderilip yerine Kezman getirildi. Kağıt üzerinde çok doğru bir hamle gibi gözüksede bu sahaya ne kadar yansıdı, takdir sizin.
-Hücuma katkısı çok olsa da defansta yaptığı kademe hataları ve yaşadığı sakatlık sebebiyle Luciano gönderildi, yerine Edu getirildi, takdir gene sizin...
-Anelka iyi bir paraya (en azından zarar etmeyerek) satıldı, yerine Deivid santrfor diye getirildi. Berbat bir sezon geçirdi, ancak bir sezon sonra kendisinin aslında bir santrfor değil, orta saha oyuncusu olduğu anlaşılınca ve o mevkiide oynatılınca faydalı olmaya başladı ama bir sezon boyunca sadece ismi yaşayan ama cismen sahada olmayan Kezman'la tek forvet oynamaya mahkum olduk.
-2 sezon önce yaş haddinden emekliye ayrılan Van Hooijdonk ayarında bir futbolcunun boşluğu ne o gün ne da bugün hala doldurulamadı.
Bu görüntü içersinde başlayan 100. yılımıza berbat bir başlangıç yaptık. Zico'nun realiteden uzak, Kerim'i sağbek, Ümit Özat'ı kesip yerine Uğur Boral'ı solbek yapıp, koşmayan Alex'in yanına bir de koşmayan Tümer'i koyup, bir de onun üstüne rezilleri oynayan Kezman'ın yanında ultra rezilleri oynayan Deivid'i koyup yarattığı 11, az kalsın 100. yılında en çok madara olan klüp olarak tarihe geçmemizi sağlayacaktı. Bu rezil tabloya ve üstüste alınan başarısız sonuçlara başkan ancak 9 hafta dayanabildi ve o meşhur Azizsilin fenomenini hayata geçirdi. Takımın oynaması gereken sistemi ve 11'i Zico'ya dikte ettirdi ve bu uygulanınca takım kendine geldi, başarılı sonuçlar alınmaya başlandı. Peki neydi başkanın Zico'dan oynatmasını istediği sistem? Tabi ki Daum sistemi :) Kerim'in yerine sağbeke Önder'in, sol beke Ümit'in monte edilmesi, Deivid'in yedeğe çekilmesi, Alex Tümer ikilisinin genelde aynı anda sahada olmaması, Tuncay'ın Daum sistemindeki tarzına dönmesi, Aurelio ve Appiah'ın yanına Selçuk ya da Deniz'in ilave edilmesi durumu kurtardı.
Rakiplerin o sene çok formsuz olup hiçbirinin 70 puan barajını aşamaması yani bugün Beşiktaş'ı şampiyon yapan şartların o gün bizim lehimize gelişmesi, biraz şans, Zico'yu çok seven Brezilya çetesinin biraz kıpırdanışı ve ölüsü bile takıma yeten yerleşik Daum sistemi o sezon F.bahçe'yi şampiyon yatmaya yetti. 100. yılda gelen bu şampiyonluk bir çok yanlışı ve hatayı örtbas etmeye yetti. Sözde Daum'dan sonra takımda daha büyük atılımlar yapılması gerekirken günden güne kan kaybetmeye başladık. Bu şampiyonluk başkanda 'bu takım her sene her hocayla yürüye yürüye ölüsü bile Türkiye'de şampiyon olur' saplantısına yol açtı. Kendisini herkesin ve herşeyin üstünde görmeye başladı. Rüştü ve Ümit Özat'la başlayan yaprak dökümü Tuncay ve bir sezon sonra'da Aurelio ile devam etti. Klübün çıkarını düşünmeden futbolcuların menejerleri ya da futbolcuların kendisiyle yaşadığı kişisel çekişmeler ve inatlaşmalar, hiç araştırılmadan yapılmış transferler, tribünleri ikiye bölmesi vs. bir sürü icraatı F.bahçe'yi belkide 5-6 sene geri götürdü. Bunun üstüne bir de geçen sezon avrupa'da yaşanan başarıya rağmen ligte Zico'nun ipe sapa gelmez saçma sapan ve dünyada eşi benzeri görülmemiş rotasyon uygulamaları yüzünden şampiyonlukta kaçtı ve bu olay bugünkü çöküşe doğru büyük bir ivme kazandırdı. Kaçan şampiyonluğun faturası stajer Zico'ya çıkarıldı ve başkan takımı 'yürüye yürüye bile' şampiyon yapamayan hocayı kovdu. Daum'un bıraktığı noktayı beğenmeyip takımı daha yukarılara taşımaya söz veren başkan takımı 'Aragones, Guzia, Josico, Maldonado' tercihleriyle nasıl bir uçuruma sürüklediğini acaba o gün farkındamıydı, derin bir merak içersindeyim.
Son yaşadığımız sezonu zaten yeteri kadar irdeleyip tartışmıştık önceden. Bugünde 2005-2006 sezonu sonu ile 2008-2009 sezonu arasında klübün ne noktadan ne noktaya geldiğine bakalım dedik. Sanırım başkanda artık yaptıklarından bir ders aldı ve yarı tanrılaşma havasından kurtulup ayakları tekrar yere basmaya başladı. Kongrede verdiği üstüste 3 sene şampiyonluk sözünü bence boşuna vermedi. 2009 mayısında bu sözü verirken takımı 2003 mayısına geri götürdüğünü, nasıl büyük zararlar verdiğininin bilincinde bu sözü verdi bence. 2003 mayısının o derbeder, toz bulut günleri içersinde verilen Daum kararı bugün aynı toz duman bulutunun içinde gene verildi. O günde çok tartışılmıştı bu karar, bugünde çok tartışılıyor gördüğüm kadarıyla ama bence de en doğru karar bu oldu. Disiplini, sistemi, Türkiye ve türk futbolunu çok yakından tanıması bence onu tercihler listesinde 1 numaraya yükseltti. 3 sene üstüste şampiyonluk sözü veren başkan için en kestirme, en doğru ve en risksiz seçim buydu bence. Eğer Alex'i istemediği haberide doğruysa Daum'un, bu sevincim daha da artacak. Gene bize üstüste şampiyonluklar yaşatsın, küçük maçlarda gene rakipleri ezip geçelim ama varsın deplasman derbilerinde ve avrupa'da gene yetersiz kalsın razıyım şu an. 3 sene sonra oturulur gene düşünülür hesaplanır bunlar. Ama bu sefer Daum yerine Zico, Nobre yerine Kezman tercihleriyle değil, daha yapıcı ve akılcı adımlarla... ve umarım :)

01 Haziran 2009 Pazartesi

Süpürge

Fenerbahçe: 3 - Telekom: 0

Telekom biraz hafif kaldı..

Sırada Biracılar var...

Sezonun Değerlendirmesi

Öncelikle şampiyon BJK’yi kutlayarak söze başlamak istiyorum. Fenerbahçe ve GS’nin çeşitli problemlerle ligden kopmasını iyi değerlendirerek şampiyonluğa ulaştılar. İlk değerlendirme onlara ait.

BJK: BJK’yi şampiyonluğa götüren etkenleri şu şekilde sıralamak istiyorum:

*Mustafa Denizli: Sene ortasında takımın başına M.Denizli’yi getiren BJK bu riskli kararın faydasını M.Denizli’nin özellikle Anadolu takımlarına karşı aldığı galibiyetlerle gördü. Blogda M.Denizli göreve geldiğinde kısa da olsa bir analiz yapmıştım. Tüm bu analizlerimin gerçekleştiğini görüyorum. M.Denizli derbi maçlarında iyi performans göstermese de (sadece son GS derbisini ıkına ıkına kazandı) diğer maçları nasıl kazanması gerektiğini bilen bir teknik direktör. Takımının artılarını ve eksilerini iyi analiz edip maça göre taktik ve kadro sürmesi benim beğendiğim bir bakış açısıdır (Kupadaki Fenerbahçe ve ligdeki GS maçlarındaki defansif ve kontra oyun anlayışı bence başarılı birer taktikti). Birçok maçı BJK’nin ikinci yarıda koparması fizik kondisyonlarının seviyesini gösterdi. Ayrıca o kabul etmese de şans faktörü ve dış etkenler hep onun lehine oldu (Bknz. Kocaeli, Eskişehir, Ankaragücü ve GS maçlsrı).
M.Denizli bu şampiyonlukla düşüşte olan kariyerine yeni bir ivme kazandırdı. Bakalım seneye özellikle Şampiyonlar Liginde nasıl bir performans sergileyecek. Fenerbahçe’deki ikinci yılının hem lig hem de Avrupa açısından fiyasko olduğunu unutmamak lazım.

*Ara transfer: Fenerbahçe’ye en çok kızdığım şey ara transfer özrüdür. Geçen sene Nonda’nın GS’ye kattıklarından sonra bu sene de Yusuf ve Ernst takviyeleri BJK’nin şampiyonluğunda çok etkili oldular. Her iki futbolcu da çok iyi performans sergilediler, üst düzey katkı yaptılar. Ayrıca ikinci devrede Holosko’nun, İbrahim’lerin ve Rüştü’nün performanslarını unutmamak lazım.

*Diğer takımların durumu: FB’nin durumu aslında sene başı tercihleriyle belliydi. GS benim favorimdi, iç çatışmalarla yarıldılar (hayatımda ilk defa şahit oluyorum, genelde Fenerbahçe’de gördüğümüz bir durumdur). Kocaeli maçında Baros penaltıyı atsa belki de yarıştan kopmayacaklardı. Trabzon devre arası santrafor takviyesi yapmayarak hata yaptı. Sivas ise üst üste kaybettiği Antep ve İBB maçlarıyla BJK’ye şampiyonluğu adeta hediye etti. BJK 1995 yılında da benzer bir şampiyonluk kazanmıştı. GS ile FB’nin özellikle Ali Şen merkezli mücadelesinde sıyrılan BJK zayıf kadrosuna rağmen şampiyon olmuştu. Bu şampiyonluğu bazı yönleriyle ona benzetiyorum.

*Daha çok istemek ve konsantrasyon: Artık altı sene olmuştu ve herkesin özlemi zirve yapmıştı. BJK camiası şampiyonluğa iyi konsantre oldu. Hakem, Diğer takımlar, Federasyon gibi polemikleri bırakıp odaklarını şampiyonluğa verdiler. Demirören’in tüm ikinci devre sessiz kalarak antipati yaratmaması da başarılı bir taktikti.

Fenerbahçe: Üstte yazdım, bu sene başında yaptığımız kadro ve teknik direktör tercihleriyle sene başlamadan bir şey yapamayacağımızı seziyordum. Bazı arkadaşlar beni Kemal Belgin olmakla suçlasalar da hislerime göre değil futbol bilgime göre yorum yapmıştım.
Fenerbahçe’nin bu sene de derbilerin kralı olması ilginçtir. Altı derbide dört galibiyet, iki beraberlik ve sıfır mağlubiyet. Tüm Anadolu deplasmanlarında oynanan vasat ve sıkıcı futbol. Bunlar tamamen kadrodaki oyuncuların maç seçmesiyle ilgili. Burada bence Brezilyalı ağırlıklı kadro yapımızın dezavantajını görüyoruz. Ben Latin futbolcuları severim ama bir takımda iki belki üçten fazla Latin futbolcu barındırmam. Bir iki Alman takviyesiyle takımı sertleştiririm. Eğer Fenerbahçe bu iskelet üzerinde ısrar edecekse seneye de işimiz zor. Fenerbahçe’nin bu sene kaybettiği en önemli şey ruhtu. Vasat bir futbolcu olduğuna inandığım Tuncay’ın isyankar ruhunu bir çok maçta aradık. Ayrıca Deniz, Emre, Selçuk, Maldonado ve Josico beşlisinin toplamından bile bir Aurelio çıkmaması Fenerbahçe’nin sıkıntılarından biri oldu. Bu faktörlere Alex ve Deivid’in vasat altı performansları eklenince Fenerbahçe lige erken havlu attı, kupayı da İzmir’de bıraktı. Daha sonra yazacağım ama Fenerbahçe’nin Alex ile artık başarılı olamayacağına inanıyorum. Kronik Oğuz Çetin problemine doğru gidiyor. BJK ile oynanan lig maçı ve son Trabzon maçının son yirmi dakikasına bakarsak Semih-Guiza forveti ve onları besleyen iki kanat ve iki sert orta saha ile Fenerbahçe’nin daha modern ve mücadeleci bir oyun oynadığını görüyoruz.

Fenerbahçe ile ilgili ilginç bir tespitim var: Ligin kaderini Fenerbahçe çizmiştir. Nasıl mı?
Önce Sivas’ı yenerek onların özgüvenini zayıflatmış ve diğer takımların Sivas’ı yakalamasını sağlamıştır. Sonra GS ile berabere kalarak GS’yi yarış dışı bırakmıştır. BJK’yi İnönü’de yenerek Sivas’ın kaybettiği avantajı Sivas’a geri vermiştir. Konya’yı yenerek Denizli’yi ligde bırakmıştır ve dolayısıyla BJK’nin son maçı rahat oynamasını sağlamıştır. Son maçta Trabzon’u yenerek Trabzon’u Şampiyonlar Ligi dışında bırakmıştır.

Galatasaray: Ligin başında kadrolara baktığımızda en iyi ve en alternatifli kadronun GS’de olduğunu görüyorduk. Skibbe kötü tercih değildi ama baştakilerle bir araya gelince kötü bir tercih oldu. Eğer Ö.Canaydın veya F.Süren başta olsaydı Skibbe bu takımı şampiyon yapabilirdi. B.Korkmaz terchleri çok yanlıştı, özellikle Lincoln’ün B.Korkmaz’a takındığı tavır her şeyi ortay koyuyordu. Ayrıca Kadıköy’de final muhabbetleri GS’yi epey gerdi. Kadıköy’de final hayallerini Guerrero sona erdirince ciddi bir bozulma gözlendi. Servet sakatken Meira’nın satılması affedilmeyecek bir yönetim hatası olarak gözlemlendi. Ayrıca bir gelenek haline gelen devre arası transferlerde bu sene takviye yapılmaması eksilerden bir başkasıydı. A.Polat ipleri yine eline alırsa GS hemen toparlanır.

Trabzon: Tam beklediğim yerde ve performansla bitirdiler sezonu. Yeni bir yapılanmadan hemen şampiyonluk beklemek hayaldi. Santrafor sıkıntısı çok barizken neden santrafor alınmadığını anlayamadım. E.Yanal’ın gönderilmesi yanlışı hakkında uzun uzun yazıldı. En azından sene sonuna kadar beklenmesi gerekiyordu. Bence Trabzon bu sene başarılı olmuştur, seneye şampiyonluğa ulaşmak için birkaç takviyeye ihtiyaçları vardır. Orta sahada oyunu çözen bir isim ve skorer bir santrafor en bariz ihtiyaçları (aslında ben bu iki ismi de bir yerlerden hatırlıyorum, bknz G.Karadeniz ve F.Tekke). Egemen ve Cale senenin en iyileri olarak gözüme çarptı.

Sivas: Geçen sene yaptıklarının üzerine koydular. Her ne kadar oynadıkları taktik çok basit gibi görünse de (topu M.Yıldız’a şişirip onun gücünü kullanarak bir şeyler yapmasını beklemek yada ondan seken toplarla diğer arkadaşlarının gol araması) futbol kalitesi düşük ligimizde iş gördü. Son birkaç maç hariç geçen seneye oranla defanslarını düzelttiler (Petroviç ve Bilica’nın mükemmel performanslarını görmek lazım). Orta sahada her maç farklı birinin sorumluluk aldı (Mohammed Ali, Sezer, Musa, M.Erdoğan ve İ.Dağaşan’ın her maç farklı oyunları). Devre arası Kamanan takviyesi onların sene sonuna kadar zirve yarışı yapmalarını sağladı. Antipatik teknik direktörlerine rağmen herkese sempatik bir takım göründüler (ben hariç) ama sonunu getiremediler.

29 Mayıs 2009 Cuma

Telekom'un Hatları Kesik

Tipik bir Fotomaç başlığı oldu.

Geçen ay evde sadece toplam birkaç dakika kullandığım 'sabit hattımıza' 21 TL fatura gelince nevrim döndü. Zaten uzun süredir sabit Telekom hattına internet hariç ihtiyaç duymuyordum. Şirket bana geçen hafta Turkcell Connect Card alınca fırsat bu fırsat deyip büyük bir keyifle Telekom hattımızı kapattırdım. Artık Telekom'dan ev telefonu ve ADSL kullanmıyorum. Sefam olsun.

Ben dün Telekom hattımı keserken Fenerbahçem de Telekom'un basket şubesinin hatlarını kesmekle meşguldü. Solomon her geçen gün ağırlığını hisseddiriyor. Mirsad'ın formu da sevindirici. Ö.Onan ve Gricek'in eksiklikleri hissedilmeden dün rahat bir galibiyet daha aldık ve 2-0 yaptık seriyi. El Amin'i transfer ettikleri gün bize karşı az da olan şanslarını sıfırlayan Telekom seneye çaktırmadan sabit ücreti arttırır, sonra ufak bir zam yapar dakika ücretlerine, aldığı paralarla basketbol bütçesini iki katına çıkarır ama sonunda Fener karşısında yine madara olur. Telekom yıllardır herşeyi deniyor ama nedense akıllarına koç değişikliği gelmiyor.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Adana Seyahat Notlarım

Pazartesi ve Salı gününü kapsayan kısa bir seyahat yaptım. Öncelikle Adana'ya uçtuk ve oradan kiraladığımız araçla Çukurova'dan geçerek Gaziantep'e geçtik. Gaziantep'te tanıtımımızı yapıp meşhur Antep baklavasından tadalım istedik. Bize eşlik eden firma yetkilisi Antep'in en kötü baklavasını yedirtti bize. Alacağı olsun. Kötü baklavanın etkisiyle hemen Adana'ya döndük. Dolayısıyla Antep'te toplam beş altı saat kaldığımızdan bir başka seyahat notlarında Antep'ten bahsederim.

Adana'daki Pazartesi akşamı ve Salı tüm öğleden sonra Adana'da vakit geçirdiğimizden izlenimlerimi daha geniş aktarmak istiyorum.

*Adana demek kebap demek. Her yerde büyük küçük kebapçı ve şehrin her yerinde kebap kokusu var. Benim favori mekanım Yüzevler. Hem fiyat hem de kalite çok iyi.
*Adana eski ve yeni olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yeni Adana herhangi bir Avrupa kenti düzeyinde, lüks moderne ve bakımlı. Eski Adana ise Adana'nın doğusunda kalan illerimize benziyor.
*Atatürk Caddesi ve Gazipaşa caddeleri geniş bulvarlar ve bu caddeler üzerinde sayısız dükkanlar var. Burada vakit geçirilebilir. Daireler çok büyük görünüyor. Ayrıca panjur çok yaygın. Dikkatimi çeken bir başka şey ise üçüncü kattaki dairelerin bile camlarında koruma demiri olması. Şehirde bir sürü park ve yeşil alan var, hoşuma gitti.

*Şehrin içinden geçen Seyhan nehri ve baraj gölü şehre ayrı bir güzellik katıyor. Özellikle üniversitenin yanındaki baraj gölü nefis bir manzaraya sahip. Baraj gölünün etrafında villalar ve lüks restaurantlar dikkat çekici.

*Sanayi ve tarımın Adana'ya pozitif etkileri görülüyor. Yüzlerce fabrika ve Çukurova sayesinde belli bir ekonomik düzeye ulaşılmış.

*Meyve ve sebze çok ucuz. Gerçi tüm Anadolu'da ucuz. İstanbul'da 3 TL'ye aldığımız meyveler 1 TL idi.

*Değişik bir şive var ve kulağınıza bol bol küfürlü konuşmalar geliyor.

Adana'ya bu beşinci seyahatimdi. Sevdiğim güzel bir şehir, sıcak hava kabul edilebilir bir sınırda olsa hep gitmek isterim.

Fotoğraf 5 Ocak Stadına ait. Yanından geçerken fotoğraflamak istedim.

Barsa, Barsa, Barsa

Maç bitiminde Barsa, Barsa, Barsa diye bağırıyordu Katalanlar.

1. Barsa, Lig Şampiyonluğu için
2. Barsa, Kral Kupası için
3. Barsa ise Şampiyonlar Ligi Kupası için olsun...

Başka kupa kaldı mı? Çok büyüksün be Barcelona...

24 Mayıs 2009 Pazar

Hido

NBA Konferans finallerini yakından takip etmeye çalışıyorum. Maçları canlı izleyemesem de ertesi gün tekrarlarını izliyorum. Nefis maçlar oynanıyor. Bu nefis maçlarda dikkati çeken bir oyuncu da Hidayet Türkoğlu. El yakan topları kullanmaktan kaçmayan Hido, Orlando'nun saha içindeki lideri konumunda. Playoff istatistikleri 14,7 sayı , 3,7 ribaunt, 5,0 asist ortalamaları şeklinde. Bir Türk basketbolcusunu NBA finalinde izlemek istediğimden Orlando'nun Clevaland'ı elemesini arzuluyorum. Haydi Hido...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Hoşgeldin Paşam

Medyanın tüm gazına ve desteğine rağmen Kasımpaşa, dünkü finalde Karşıyaka'yı 2-1 yenerek yeniden 1. Lige döndü. Kasımpaşa benim doğduğum ve çocukluğum geçtiği semttir. Ayrıca minik ve yıldız takımında birkaç yıl top oynamışlığım vardır. Sonra koptum Paşa'dan, tüm arkadaşların izini kaybettim. Hala birkaç akrabamız bu semtte oturduğu için ara sıra giderim, hoş nostalji yaşarım. Söz eğer maçlarını Kasımpaşa'da oynarsa seneye birkaç maçına gitmeye çalışacağım.

Benim Fenerbahçeli olmam da Kasımpaşalı abilerimizin ısmarladıkları gazozların payı büyüktür. Benim çocukluğumda Kasımpaşa demek Fenerbahçe demekti. Şimdilerde durum nedir bilemiyorum. Yine de Fenerbahçe tribünlerinde Paşalılar hala kendini hissettirir.

Kardeş kulüp, eski semtimin takımı Kasımpaşa'ya yeniden hoşgeldin diyorum. Umarım kalıcı oluruz bu sefer.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Yine olmadı !

Biraz geç bir yazı oldu kusura bakma sevgili günlük. İzmir'den dün gece döndüm, bugün bütün gün koşturmayla geçti. Dolayısıyla yazabilmek için şimdi fırsat bulabildim.

Ne yapıp edip İzmir'deki işi finale denk getirmeye çalışmış ve bunu başarmıştık. Alper ve asteğmen kardeşi Serter'le sabah 06:00 uçağıyla İzmir'e hareket ettik. Uçakta hem renkdaşlar hem de BJK'liler vardı. Doğrudan Dokuz Eylül'e hareket ettik, Serter Orduevine geçti. Çok stresli sinir bozucu bir gündü, adeta akşam yaşayacaklarımızın habercisiydi. İşimizi bitirip metroyla stada hareket ettik, Alper'in arkadaşı H.İbrahim ve onun arkadaşlarıyla buluştuk.
Çocukluğundan beri İstanbul'da maçlara giden birisi olarak ilk defa gördüğüm bir sahne vardı. Her iki takımın taraftarları hem şehirde hem de stat etrafında ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyorlar, kimse kimseye sataşmıyordu. Hatta sohbet eden, kibarca birbirine takılanlar vardı. Eskiden derbi öncesinde hem sağlık koşusu yapan hem de yaptıranları gören, gazetelerde karakola sığınanları okuyan, kulağı kesilen taraftar hikayelerini dinleyen, İnönü'de kafamızın üzerinden yağan dönerleri ve kayaları gören, Sami Yen'de sıraları dağıtanlara Kasımpaşalılar sayesinde içeri giren, Kadıköy sahilde Trabzon atkılı bir çocuğa yirmi kişinin girdiğini gören, Suadiye'de treni basan GS'lilerin hikayesini dinleyen birisi olarak karşılaştığım sahne çok tuhafıma gitti (daha sonra Kordon'da birbirine giren taraftarları duyduk ama sanırım sıcak ve alkolün etkisiyle olmuştur). Derbilerin Türkiye'de yarı yarıya oynandığı günlerde Bayern-Schalke maçını yanyana izleyen taraftarları şaşkınlıkla izleyen bir nesil olarak İzmir'deki sahneye çok şaşırdım. Hayatımda ilk defa gördüğüm bir şeydi. Olayın nedenini çözmeye fazla kafa yormadan maçın heyecanını yaşamaya başladık.

Sağolsun H.İbrahim Maraton biletlerini ayarlamıştı. Stada geldik. Maraton için üç sıra vardı. İki tanesinde elli metrelik bir kuyruk, üçüncüsü de on metrelik. Tüm biletlerin her kapıdan girdiğini öğrenip on dakikada içeri girdik, diğerlerinin neden ısrarla uzun kuyrukta beklediğine anlam veremeden. Stat tam bir hayal kırıklığı. Hayatımda böyle kötü bir stat inanın görmedim. Bizim maraton tribünün önünde korneri oyuncuyu bile seçmek imkansızken karşı tarafı görmek hayal ötesiydi. Stadın sadece kapalı tribünü yalandan kapatıldığından akustik diye bir şey yok. Taraftarların yaptığı boşu boşuna bağırmaktı. Grup İzmir ve Unifb kale arkasında, KFY ise kapalıda ellerinden geldiğince tezahürat yapmaya çalıştılar ama seslerini ne kadar duyurabildiler onu anlayamadık. Gerçi seslerini duyursalar bile onları sahada anlayan ve hisseden futbolcumuz var mıydı? BJK'liler 2-1 öne geçene kadar sadece üçlü çektiler. 2-1'den sonra coştular normal olarak. Bizim tribünlerde yıllardır devam eden düşüşü bir kez daha gördük. Tribünde organizasyon her geçen gün bitiyor. Nedenlerini herkes biliyor, bunlara burada değinmek anlamsız ama Adnan abileri Kemik abileri özlememek (ve anmamak) elde değil.

Maçla ilgili detaylı birşeyler yazmak istemiyorum, bayatladı. Alex'e çok kızgınım. 3 milyon Avro parayı cebe indirip bütün sene yatan kaptanımız (!) bu maçta bile 'düz koşu' yapıyorsa bunun adı ayıptır. Bu sene oynadığı her maçta taraftarın yüreğini ağzına getiren V.Babacan böyle önemli (!)bir finalde kaleye geçiyorsa, kanatlara inemeyen takımda berbat oynayan Uğur'un yerine Gökçek Vederson yerine Semih sola geçiyorsa, sağ kanatta rakiplerin çekindiği Gökhan stoperde devam ediyorsa, yürüyen Alex maçı tamamlıyorsa, en iyi olduğu günlerde oynatılmayan Deniz kurtarıcı olarak oyuna giriyorsa Aragones'e söylenmesi gereken 'Are you trainer' değil midir? Teknik işlerle ilgili hem basın hem de bloglarda bol bol hem fikir şeyler yazılmış, kısa bir tekrar yaptım sadece. Biraz da deşarj işte.

Alper ve diğer arkadaşlara maç sonu için Kordon'da bira ısmarlama (sınırsız) sözü vermiştim. Alper nezaketen aksini sormadan diğer alternatifi de bildirmiştim: Tıpış tıpış otele döneriz. Yarım kilo malta eriği alıp geldik otele. Başımın ağrısından hemen yattım. Ertesi sabah kalktığımızda Holosko'nun üç günlük bebeğinin bile Türkiye Kupası varken (sabah radyoda duyduğum bir veryasın), benim hala yoktu. Yıllardır sayısız maçta bana eşlik eden uğurlu atkıma verdiğim bir söz üzerine veda ettim. Güzel bir veda konuşması yaptım, Alper bu adam ne yapıyor diye şaşkın şaşkın baktı. Gün içinde BJK'li kardeşim Özgür'ü aradım ve geçen hafta kazandığımız lig maçı sonunda ona söylediğim cümleyi tekrar ettim: Biz yanlış maçı kazandık...

14 Mayıs 2009 Perşembe

Alex ruhu (!)


Zorlama hayaller, kendimizi kandırmacalar, ve tüm çirkinleri kapatacağını umduğumuz lanetli Türkiye kupası rüyası dün gece son buldu. 26 yıldır bu kupayı alamamamızdı aslında bu kadar önemli kılan bu maçı. Şu lanet ve uğursuzluk artık kalksın, yanlışlıklar, hatalar ve skandallarla geçen bir sezonu küçük bir züğürt tesellisi ile kapatalım istemiştik ancak onu bile beceremedik. Bu klüp dibe vurdu mu tam vurur, ligte gerilerde kalıp, Türkiye kupasını almak ya da avrupa'da başarılı olmak bu klübün mazisinde yoktur. Çöktü mü tam çöker. Her anlamda. Hocası kovulur, futbolcuları kaçar, yönetim çatırdar, taraftar bölünür, ortaya tam bir kaos tablosu çıkar. Son 25 senede oynadığımız 6 tane Türkiye kupası finalinden dün kü hariç 5 tanesi bu durumu özetliyor. Gelin inceleyelim tek tek:
1. Final: 1988-89, Beşiktaş'a 0-1 ve 1-2 kaybettik. Sezonu Beşiktaş'ın önünde 103 golle şampiyon bitirdik.
2. Final: 1995-96, Galatasaray'a 0-1 ve 1-1 ile kaybettik. Sezonu Trabzonspor'un önünde şampiyon bitirdik.
3. Final: 2000-2001, Gençlerbirliğine normal süresi 2-2 biten maçı penaltılar sonucu kaybettik. Sezonu Galatasaray'ın önünde şampiyon bitirdik.
4.Final: 2004-2005, Galatasaray'a olimpiyat stadında 5-1 kaybettik ama 4 gün sonra ligte 1-0 yenip şampiyon olduk.
5. Final: 2005-2006, İzmir'de Beşiktaş'a 3-2 kaybettik, şampiyonluğu son hafta Denizli'de bıraktık.
Bu tablo herşeyi anlatıyor. Fenerbahçe iyiken her kulvarda genelde başarılı, özellikle Türkiye kupasında. Kupayı alamıyor ama şampiyon olduğu her sene ya final ya da yarı final görüyor. Kötü olduğu sezonlarda ise ilk turlarda eleniyor. Bu klübün kimyası ne yazık ki bu.
İlk defa bu sezon berbat geçen bir sezonda final gördü Fenerbahçe. Benim için alışılmadık değişik bir durumdu bu. İşin kötüsü kupayı alacağımıza da can-ı gönülden inanmış ve istemiştim. Bizim için anlamlı bir teselli olacaktı çünkü şu 26 yıldır kupayı alamama sendromu camianın üstüne iyice çöreklenmişti. Aslına bakılırsa, avrupa ve ligte yoğun mücadeleler veren büyük takımlar için tam bir ayakbağı ve angarya bu kupa işi. Sadece ülkemizde değil, Avrupada 'da artık önemini yitirmiş eski bir gelenek gibi. Bir oylama yapılsa, kaldırılısın ağırlıklı sonuç çıkacağına eminim. Küçük takımlar için para kazanma, kendini gösterme ve eğer bi kupa alınacaksa, o kupaya uzanan en kestirme yol görüntüsünden başka bir şey değil ya da bizim gibi berbat sezon geçiren büyükler için taraftarın gözünü boyama ve teselliden başka. İşte bu görüntü içinde bu kupayı çok istedik bu sene. Artık Aziz başkan'ın sene öncesi yaptığı tarihi hataları ve Aragones seçimini tekrar tekrar yazmaya gerek yok. Neyin ne olduğu ortada zaten. Benim değinmek istediğim ve dikkat çekmek istediğim konu başka aslında. Alex sendromu artık çok ciddi bir sıkıntıdır. Bu adam artık çok ciddi bir prangadır bu takımın ayaklarına dolaşan. Sahip olduğu muhteşem istatistikler ve takım kaptanlığı hüviyetinden başka hiç bir özelliği kalmamıştır kanımca. Son yıllarda final maçı özelliği taşıyan (geçen yıl sami yen'de ki 1-0 kaybedilen maç) hiç bir maçta varlık gösterememiş değil göstermemiş, sorumluluk almamış, takım kaptanı olarak saha içi ve saha dışında arkadaşlarını zerre kadar motive etmemiş ve takıma hiç bir anlamda katkı yapmamıştır. Kimse ondan hücum presi yapmasını, omuz omuza mücadele etmesini istemiyor zaten ama kaptanın istediğinde neler yapabileceğini bizler çok iyi biliyoruz. Ama yapmıyor işte Alex efendi, yapmak istemiyor. İşin kolayına kaçıyor. Sözleşme uzatmazsan ayrı dert, uzatırsan ayrı bir dert. Uzatmazsın, takımı alenen satar, uzatırsın, ohh yerim garanti, nasıl olsa yılda primlerde dahil 4 milyon euroya yakın bir para geliyor mantığıyla bakar, oynamaz, sakatlanırım primlerden mahrum kalırım diye elini taşın altına sokmaz, kendini zorlamaz, markaja uğrayınca siner, korkar vs vs... Onun yüzünden ne çift forvet oynayabiliyoruz, ne tek forveti becerebiliyoruz, ne orta saha gücümüz kalıyor ne de mücadele ruhu. İmam cemaat denklemine göre takımdan üstün bir mücadele beklemekte hayal oluyor tabi bu durumda. İçerde ve dışarda kritik hiç bir maçta yok. Artk iyice kabak tadı veren bu duruma başkan ve yönetim nasıl bir çözüm getirecek merak içersindeyim. Alex'le devam demek, çöpe atılacak bir kaç yıl daha demektir. Aptalca uzatılan sözleşmesinin yaratacağı külfet ise tam bir yönetim acizliği.
Toparlarsak, bu dibe vurmuşluk içersinde camiamız ve son bir yılda yapılan her hatada imzası olan başkanımız bakalım gene küllerinden doğmayı becerebilecek mi? Adaylığı ve başkanlığı bana göre kesin devam edecek olan Aziz Yıldırım gene yarı tanrılaşma yolunda mı ilerleyecek, yoksa yaptığı yanlışların muhasebesini doğru analiz ederek eskiden yaptığı gibi kendini mi yenileyecek, hep beraber bekleyip göreceğiz. Kupa acısını ve lanetini taşımaya devam ederek...

12 Mayıs 2009 Salı

İzmir'e doğru

Dün sabah mesai arkadaşım Alper maç biletlerinin (Fenerbahçe tarafı) bittiğini söyleyince inanamadım, yüzümde şimşekler çaktı. Hemen Biletix'e girip baktım, gerçekten de Fenerbahçe tarafı tamamen bitmişti. Akşam sporda Hakan'a anlattım. Hakan her zamanki gibi Robinson-Cuma muhabetine getirdi: Çok büyüğüz be Cuma...
Gece acayip rüyalar gördüm; atkımı evde unutuyorum, maç günü stada giremiyoruz, etrafımızda coşan BJK'liler var, vs.. Neyseki rüyaymış...Bilet için imdadımıza Alper'in İzmir'deki arkadaşı Halil İbrahim yetişti. Sağolsun fazla bilet almış, karaborsacıların kucağından kurtardı bizi.

Yarın sabah İzmir'e uçuyoruz, Dokuz Eylül Ünv'de işimizi bitirip akşam stada yol alacağız. İçimden kupayı penaltılarla kazanacağımız geçiyor. Uğurlu atkım ise elbette yanımda olacak.

10 Mayıs 2009 Pazar

Bülent Üstün'den

Anathema dinleyip içerim,
Norah Jones dinleyip uyurum,
The Cure dinleyip hüzünlenirim,
Cake dinleyip neşelenirim,
Mor ve Ötesi dinleyip tasalanırım,
The Prodigy dinleyip sinirlenirim.

Ne güzel yazmış Bülent Üstün (Bknz. Kötü Kedi Şerafettin).

Ruh ikizim gibi...

36.9

Bir Rock müzisyeninin ortalama ömrü: 36.9



Kaynak: Billboard

08 Mayıs 2009 Cuma

Yine yeniden

Onlar Fenerbahçe Spor Kulübünün en başarılı en istikrarlı branşının sporcuları
Onlar 4. kez üstüste şampiyon
Onlar hem kupa hem lig şampiyonu
Onlar bizim en güzel kızlarımız
...

Ankara

Ankara'dan dün gece döndüm. Üç günlük keyifli bir seyahat oldu. Kupa maçı için İzmir'e gidiş dönüş biletimi de aldım, keyfim gıcır.

Ankara'ya yıllardır giderim, Atakule'ye çıkmak kısmet olmamıştı. Nihayet patron kırmadı beni, Çarşamba akşamı tüm ekip Atakule'ye çıktık. Dönen restaurantta Ankara'yı 360 derece izledik. Birkaç fotoğraf aşağıda.
Kavaklıdere ve Kızılay'a doğru genel panorama:


Çankaya Köşkü:

Anıtkabir:



06 Mayıs 2009 Çarşamba

2-1

Fenerbahçe ve Beşiktaş arasında son yıllarda oynanan maçlarda ortaya tuhaf bir istatistik çıktı, paylaşmak istedim.
Geriye doğru gidersek;

2008-2009:
1.maç: F.bahçe 2 - Bjk 1
2.maç: Bjk 1 - F.bahçe 2

2007-2008:
1.maç: F.bahçe 2 - Bjk 1
2.maç: Bjk 1 - F.bahçe 2

2006-2007:
1.maç: F.bahçe 0 - Bjk 0
2.maç: Bjk 0 - F.bahçe 1
Süper kupa: F.bahçe 2 - Bjk 1

2005-2006:
1.maç: Bjk 1 - F.bahçe 2
2.maç: F.bahçe 2 - Bjk 2

2004-2005:
1.maç: Bjk 2 - F.bahçe 1
2.maç: F.bahçe 3 - Bjk 4

Türkiye kupası hariç bu iki takım son 5 yılda 11 kez karşı karşıya gelmişler ve maçların 7 tanesi 2-1 skoru ile bitmiş. Bu maçların 6 tanesini F.bahçe, 1 tanesini de Beşiktaş kazanmış. Bu süre içersinde oynanan maçlarda F.bahçe sadece bir kez bir maçta 2 golün üzerine çıkmayı başarmış ancak onda da mağlup olmuş.
Ortaya çıkan bir diğer tabloda, uzun yıllar ezeli reakabette Beşiktaş'ın arkasında kalan F.bahçe'nin son yıllarda kurduğu bu üstünlükle 2 farklı üstünlüğü ele geçirmiş olmasıdır. Daha önce gene gerisinde kaldığı Trabzonspordan' da bu ünvanı alan F.bahçe böylece Türkiye'de bütün takımlara karşı net bir üstünlük sağlamıştır...

04 Mayıs 2009 Pazartesi

Four Four Two

Kadro değişikliğinden sonra derginin kalitesinin düştüğünü yazmıştım. Kendilerinden özür diliyorum, mükemmel bir sayı yapmışlar. Zevkle okuyorum. Nefis bir içerik, oku oku bitmiyor. Ciddi bir emek harcanmış. Emeği geçenlere çok teşekkürler. Bu dergiyi ara sıra alan arkadaşlara tavsiyem ve ricam bu sayıyı kaçırmamaları.

Müzik dergimiz Rolling Stone hayata gözlerini yumduğundan beri arayış içerisindeydim. Yüxexses ve Billboard arasında kararımı Billboard'dan yana kullanıyorum.

Yine Ankara

Uzun süre gitmediğim yerlere peşpeşe gitmek adetimdir. Gerçi zevk için değil, iş için gidiyorum. Bu sefer Hacettepe'de İlaç Araştırma ve Geliştirme Sempozyomuna katılıyoruz. Yarın sabah erkenden Ankara yollarına düşüyorum yine.

Haftaya ise seyahat İzmir'e. Patron umarım bu satırları okumuyordur, İzmir'deki işi kupa finaline denk getirmeye çalışıyorum.

Garip bir derbi...


Enterasan bir haftayı geride bıraktık. Kanlı bıçaklı başkanların kutsal topraklar (!) Paper Moon'da herkesin gözü önünde yediği yemek, ve paylaşılan kupa senaryoları gölgesinde başlayan iki ayaklı derbinin ilkinde çok rahat bir galibiyet aldı Fenerbahçe. Maçın önüne geçen bu yemek buluşması hakkında çok şey yazıldı çizildi. Yıllardır futbolu ve Fenerbahçe'yi takip ederim. Eminim ki bu yıllar içersinde bir çok klübe teşvik primi vermişizdir, satın almışızdır ve başta 4 büyük diye tabir ettiğimiz her takım en az bir kaç kere bu işler içersinde olmuştur ama kesinlikle ve üstüne basa basa söylerim ki takımımın bir başka takıma maç sattığına (hatır şikesi dahil) asla şahit olmadım. Bu maçta da böyle birşey olacağına asla ihtimal vermedim. Peki neydi bu başkanlar zirvesi herkesin gözü önünde? Bugün Vatan gazetesi çok güzel analiz etmiş bu olayı. Tamamen Aziz Yıldırım uyanıklığı diye yorumlamış. Kritik 2 maç öncesi böyle bir buluşma organize ederek, hem Beşiktaş camiasında ki muhtemel tepkileri yumuşatıp tabiri caizse havasını almış, hem de kendi takımını motive etmiştir. Başkanın hesabına göre amaç her 2 maçıda alıp hem Sivas'ın önünü açmak hem de 25 yıldır alınamayan kupayı alıp sezonu en azından bir Türkiye kupasıyla kapatmak. Oluşacak bu tabloya göre ezeli rakipleri sezonu "sıfır çekerek" kapatacak ve arada en karlı çıkan F.bahçe olacaktır. Mantığıma ve aklıma yatan en tutarlı senaryo bu oldu bana göre. Başkanın kötü geçen sezonlarda böyle hedef şaşırtmaları yapması ve en kötü durumdan bile iyi bişeyler çıkarmaya çalışması hiç yabancı bir durum değil. Şimdilik işler hesabına göre gidiyor, bakalım lig ve kupa nasıl sonuçlanacak?
Maça gelince, bana göre aşırı motivasyon, camianın şampiyonluk baskısı, öğleden sonra Antep'ten gelen mutlu haberin yarattığı etki, liderlik sendromu ve Aziz Yıldırım yumuşatıcısı pranga vurdu Beşiktaşlı futbolcuların ayağına. Hepsinin sanki basiretleri bağlı gibiydi. Aynı tabloyu geçen sene Edu-Volkan başrolünde Ali sami yen şampiyonluk maçında ki F.bahçe'li futbolcular için gözlemlemiştim. Bazen futbolcular psikolojik olarak bu tip maçları kaldırmıyorlar ve ortaya bu tip travmatik sonuçlar çıkıyor. Sezon başından beri F.bahçe'nin orta saha da en rahat top dolaştırdığı maç oldu. Isırmayan ve kendisini rahatsız etmeyen bir rakip bulan F.bahçe son derece rahat göründüğü maçı gene çok rahat oynayarak kazanmayı başardı, hem de zorlama oluşturulmuş defans hattına rağmen.
Uzun yıllardır hiç bu kadar kötü şampiyon adayını bir arada görmemiştim. Şampiyon kim olursa olsun haketmiş olmayacak, kim kaçırırsa da ona yazık olmayacak. Derbi şampiyonu olup, hacettepelere, kocaelilere puanları saçan Fenerbahçe, son 2 maçından 6 puan çıkarabilse bence kesin şampiyon olabilecek G.saray ve son 20 yılın en uygun şampiyonluk ortamını yakalayan Trabzonspor'da enayiliklerine doymasınlar. Özellikle Trabzonspor kafasını ne kadar taşlara vursa gene azdır. Sivasspor dün aldığı sonuçla şampiyonluk rüyasından uyandı ama Fenerbahçe elleriyle verdikleri zirveyi gene kendilerine iade etti. Bir kez daha bu şansı teperlerse yazıklar olsun onlara da...

Başlarken...

Sevgili arkadaşım, 18 yıllık vefalı ve kardeşten öte dostum Murat, yazı ve analizlerimle bloğa katkıda bulunmamı isteyince hiç düşünmeden kabul ettim. Kendisi özetlemiş F.bahçe sevgimizi ve tutkumuzu. %95'i koyu Fenerbahçeli olan bir sülaleden geliyorum. O dönem babamdan daha fanatik olan annemin ve aynı evde yaşadığımız amcamın içime attığı Fenerbahçe sevgisi ve tohumları, 1985 senesinde Todor Veselinoviç ile Beşiktaş'tan averaj farkıyla kılpayı kaptığımız şampiyonluktan sonra kalbimde kemikleşmiş ve ölümsüz bir Fenerbahçe tutkusuna dönüştü. O günlerden bugünlere çok şeyler değişti ama tek değişmeyen Fenerbahçe heyecanı çoşkusu ve tutkusu kaldı. Murat'la aramızda yaptığımız eşsiz nostalji günleri muhabbetlerini, Schumacherlerı, Oğuzları, Rıdvanları, Aykutları, buraya taşıyalım, güncel analizleri birlikte yapalım istedik. Kendisinin yoğun iş temposunda bloğuna katkıda bulunmak şüphesiz benide mutlu edecektir.

Artık iki kişiyiz

Blogumuz artık iki kişi. Yıllardır yeri geldiğinde tv karşısında, yeri geldiğinde Ş.Saraçoğlu, A.İpekçi yada Bağdat Caddesi'nde yüzlerce beraber maç seyrettiğim, hem Fenerbahçe ile ilgili hem de özel hayata dair birçok sevince ve üzüntüyü paylaştığım değerli dostum Hakan Demirel de bu blogun yazarı artık. Kendisi sık sık Türk futbolu ve Fenerbahçe üzerine yazacak. Kendisini başka bloglarda yazarken görmek az çok kıskandırınca beni hemen transfer teklifinde bulundum, beni kıramadı tabiki. Kendisini resimde solda görüyorsunuz, yanı başındaki sağdaki ise benim (eski kilolu halim, 7-8 kilo daha zayıfım şu anda). Hakan Demirel'in takdir edilecek bir hafızası vardır. 1980'li ve 1990'lı yıllardan soracağınız herhangi bir maçı tüm detaylarıyla size aktarabilir. Fenerbahçeliliğini tartışmam bile, zaten 'Light Fenerbahçeli' ile bizim işimiz olmaz.

Kendisine hoşgeldin diyorum ve dün beraber seyrettiğimiz BJK maçının yazısını bekliyoruz...

Alışkanlık

Fenerbahçe, son yıllarda BJK'yi yenme alışkanlığına devam etti. 2-1'lik galibiyet artık gelenek haline geldi.

Maçın özeti ve anafikri...

29 Nisan 2009 Çarşamba

Şampiyonluk maçı anısı

Dün akşam üzeri günlerdir uğraştığımız cihazla yine nahoş dakikalar geçirirken maç için Olcay'ı aramak geldi aklıma. Olcay Maslak'da çalıştığı için maça gelebilir diye düşündüm. Onu teşvik edecek şu sms mesajın attım: Şampiyonluk stresi sardı bedenimi. Tamam ben anladım, hadi gidelim dedi.

Saat altıda laboratuvardan çıkıp İstanbul'un en uç noktalarından sayılan Ayazağa'daki salona ulaşmam bir buçuk saat sürdü. Salona tam ulaştığım anda bir midibüs dolusu tribünlerde devamlı gördüğüm kemik kadroyu içeri girmeye çalışırken gördüm. Sözüm ona Türk sporuna hizmet eden Eczacıbaşı salonunun dış kapılarını takımlarını desteklemeye gelen sporseverlere kapatmıştı, hararetli tartışmalar yaşanıyordu. Hemen Olcay'ı aradım 'abi dış kapıdan giremiyoruz ben etrafa bir bakayım seni ararım' dedim. Tam kuytu bir köşe bulup tellerden tırmanıp içeri atlamayı düşünüyordum ki arka tarafta içeri giren takım elbiseli Eczacıbaşı holding çalışanlarını gördüm. Üzerimdeki takım elbisemin verdiği avantajla çaktırmadan içlerine sızdım ve içeri girdim. Fakat haliyle Eczacı tribününe girmiştim. Olcay'ı aradım ama gürültüden konuşamadık. Karşı tribüne nasıl girebilirim diye etrafa baktım. Bizim tribünlerin dış kapısı kilitli olduğu için giremedim. Allah aşkına kimin nasıl böyle bir yetkisi olabilir anlayamadım.

Etrafta serseri mayın gibi dolaşırken Hakan Dinçay'ı gördüm. Taraftarımızın dışarıdan içeri alınmadığını belirtip yardımcı olmasını rica ettim. Cep telefonuyla konuşuyordu, 'ben de oraya gidiyorum' dedi. Bu arada İlaçcıların tribününe geri yöneldim ve kapıdaki görevli olayı çaktı. Beni içeri almadı. Olcay'ı aradım. Eczacı'nın yedek pasörü Seda, Olcay'ın kuzeninin eşi olduğundan belki birşeyler ayarlar diye düşündüm. Olcay bağıra çağıra dışarı çıkıp 'kim seni almıyor içeri' diye yangın yapınca içeri girdim. Bizim tribüne girmenin yolunu bulamadığımız için mecburen Eczacı tribününde kaldık. Yukarıda dediğim gibi Türk sporuna katkı yaptığını iddia eden ama İstanbul'un en uzak noktasına üçyüz kişilik salon yapan, rakip taraftarı içeri almamak için dış kapıyı kapatan, içeri aldıklarını kilitleyen ve adeta Belene zulmü yapan zihniyete 'Harami' demekte ne kadar haklıymışız.

Neyse maç başladı. İlk sette oyuncularımızın gözlerinde şampiyonluk ışıltısı parlıyordu. Gerek futbolda gerek basketbolda gerekse voleybolda maç öncesi ve maç esnasında sık sık yedek kulübesine bakarım. Eğer sporcular o maçı yaşıyorsa, yüzleri gülüyorsa arkadaşlarına havlu sallıyorsa o takım herşeyi başarır. Necla'nın, Ergül'ün ve tüm diğer sporcularımızın (hatta maçı izlemeye gelen eski sporcumuz Hatice'nin) kenarda yaşadıklarını, biz İlaçcıların içinde yaşamaya çalıştık. Bir ara baktım, dışarıda bekleyen bir çok arkadaşı içeride gördüm. Demek ki Hakan Bey yine yapacağını yapıp içeri sokmuştu taraftarımızı. İşte size yöneticilik. Taraftarına posta koyan, azarlayan yönetici profili yerine devamlı onlara yakın olan, problemlerini medeni bir şekilde çözen, hatta bağırmaktan sesi kısılan taraftarımıza su yollayan değerli yöneticimiz Hakan Dinçay.

Birinci set beklediğimizden kolay geçti. Attığımız etkili servisler, Mirka'ya getirdiğimiz üçlü bloklar derken eridi gitti Haramiler. Hayranı olduğum Neriman devreye girmese ikinci seti de alacaktık. Son anda attığı servislerle yine bizi bozdu. Acaba olmayacak mı diye düşünürken susmak bilmeyen taraftarımızın desteğini arkasına alan güzel kızlarımız önce ufak ufak sonra şiddetle indirdi darbelerini. Sonrasını, son beş sayıyı inanın hatırlamıyorum.
Maçın yıldızı Oksana kadar, Eda kadar, Seda kadar, karşılıksız bir tutkuyla şehrin çeşitli noktalarından gelen taraftarımızdı. Yıllardır böyle bir coşku böyle bir destek görmemiştim, çok özlemişim. Ara sıra maçı bırakıp renkdaşlarımı zevkle izledim ve dinledim.

Nihayetinde birçokları gibi benim de çok şans vermediğim bayan takımımız kazandığı ivmeyle şampiyonluğa İlaçcıların salonunda ulaştı. Fenerbahçe'yi diğer kulüplerden ayrı kıldığını düşündüğümüz 'spor kulübü' olgusunun aynı şiddetle hatta artarak sürmesini dileyerek bu şampiyonlukta emeği geçen herkese teşekkürlerimi iletiyorum.

Sana Söz Yine Baharlar Gelecek

ŞAMPİYONLUK ÇOK YAKIŞTI....









İş yoğunluğum dolayısıyla izlenimlerimi akşama yazacağım. Bizi içeri sokmayan İlaçcılarla verdiğim mücadele, maçı onların arasında seyretmek zorunda kalışımız, şampiyonluk kutlamaları, vs.

28 Nisan 2009 Salı

Fener'in maçı var

Bir yandan ofiste taşınma telaşı başladı, bir yandan Ulusal Bilgi Bankası adı verilen zırvayla uğraşma, geçen hafta devreye aldığımızı laboratuvar lamel otomasyon sisteminin optimizasyonu derken yoğun günler devam ediyor. Haftaya Ankara'da ilaç araştırma konferansına katılacakmışız, ne gerek var diyesim geliyor.



Bu akşam voleybolda kızlarımız şampiyonluk için smaç vuracaklar. Kulağımda Amigo Nuri'nin ezgileriyle akşam oraya gidiyorum.


Kız arkadaşım aradı
Gel buluşalım dedi
Canım cicim aşkım bana gönül koyma
Fener'in maçı var

26 Nisan 2009 Pazar

En İyi Beş Nirvana Şarkısı

1. Come As You Are
2. Smells Like Teen Spirit
3. The Man Who Sold The World (her ne kadar David Bowie'e ait bir şarkı olsa da Nirvana süper söyler)
4. All Apologies
5. Rape Me

25 Nisan 2009 Cumartesi

Solomon'la daha güzel

Onbir yıllık iş hayatımın en zor ve yorucu haftasının son günündeki Fenerbahçe-GS basket maçı ilaç gibi geldi. Ortaç'ın geçen haftaki teklifini zaten kabul etmiştim. Onun Onurair'den bir arkadaşı (sağolsun çok güzel bir yerden bilet ayarlamış bize) ve benim iki eski mesai arkadaşım (Mehmet ve G.Bozdemir) ile beraber beş kişilik bir grup Abdi İpekçi'nin yolunu tuttuk. Uğurlu atkımı yanıma almıştım, dolayısıyla galibiyetten emindim. Hemen izlenimlerim.

1. Oyun: Vasat oynadık. Birkaç dakikalık patlamalar haricinde bu vasat oyunumuzla elde ettiğimiz 27 sayı farkta GS'nin zayıflığı (özellikle pota altı) ve Hüseyin'in erken faul problemi de etkili oldu. Savunmamız genel olarak iyiydi. Solomon'la ön savunma hemen güçlenmiş. Not verecek olursam hücuma 6, savunmaya 8 veririm.


2. Solomon The King: Solomon'un ilk beş başlamaması ilginçti. Salonun dolmasında onun geri gelmesinin etkisi elbette olmuştu. Ben Solomon'dan 'fenomen' diye bahsederim. Adam basketbolcu doğmuş. Savunma yapar, drive eder pivotu besler, olmazsa dışarıda boş adamı bulur, kendi şutlar, rakibi sinir eder, seyirciyi coşturur. Nimet gibidir. Hele M.Green'i gördükten sonra onun kıymetini daha çok anladık. Solomon az oynadı bu akşam ama yetti bize. Koçla olan diyaloglarını takip etmeye çalıştım ama olumlu birşey göremedim. Sanki soğuk savaş var gibi, umarım yanlış bir sezgidir. Eğer koç Solomon'a yirmi dakika vermeyi düşünüyorsa Solomon tepkisini hemen koyar, yangın başlar.

3. Green: M.Green demişken birşeyler yazmadan geçemeyeceğim. M.Green'e sözüm yok, adam benim boyumda basket oynaya çalışan bir emekçi. İyi niyetli ama yetmiyor işte. Bence alt sıralarda yada ikinci ligde oynayabilir. Ben basketbol uzmanı asla değilim. Yirmi yılı aşkın süredir izleyen bir sporseverim sadece. Ama bu adamın basketbolculuğunu ve Fenerbahçe'ye yeterliliğini tartışırım. Savunma yapamıyor, rakip guard bizim pota altına kadar arkasını dönüp Londra asfaltında yürür gibi geliyor. İçeri drive edemiyor, o boyla edemez zaten, dolayısıyla uzunları besleyemiyor. Set hücumu kuramıyor. Ara sıra şut sokabiliyor sadece. Genel olarak değerlendirince çok yetersiz. Bu akşam bir ikisi bizim önümüzde olmak üzere dört beş poziyonda acemice hatalar yaptı. Burada tartışılması gereken Green'in transferi. Aldığı ücretin 900 bin USD olduğunu duydum, yok artık Lebron diyesim geldi. Ayıptır yazıktır. Ayrıca Green, Solomon'dan sonra alınacak adam mıdır? Onunla takım oyunu oynayacağımızı düşünenler bunu hayallerinde mi gördüler? Neyse ben bu konuyu kapatıyorum, adamım Solomon geldi ne de olsa.

4. Rotasyon: Artık kabak tadı verdi. Ömer Onan ve Oğuz çok iyi oynarken çıkıyorlar ve onbeş yirmi dakika ortada yoklar bir daha. Bir ara yedek beş sahadaydı. Bu kadar soğuk adamı bir arada peşpeşe sürüp yedek beş yapmak ne kadar doğrudur? Rotasyonda unutulan oyuncunun adelesindeki laktik asite ve zihnindeki moral motivasyonuna ne demeli?

Ben rotasyondan hiç zevk almıyorum. Takımın ilk beşi belli olsun. Kötü oynayan, yorulan, faul problemi olan değişsin. Ben tribünde takip edemedim bir ara kim girdi kim çıktı. Bir de Gricek sorunu var. Çok ağırlaşmış malesef. Maç öncesi ve devrede ısınırken attığı şutların yüzde doksanını soktu ama maçta kötüydü. Solomon'un onu devreye sokması şart.

5. Hakem: Ülkemizde her branştaki ortak problem ne yazık ki. Özellikle bizim taraftaki hakem resmen kötü niyetliydi. Bizim saydığımız beş hareketli perdeyi (özellikle Solomon'u sıkıştırıp onu sinirlendirmeyi hedefleyen) görmezden geldi, gözünün önündeki stepsleri çalmadı, yanlış dışarı düdükleri çaldı, bizimkilerin her eline hemen faul çaldı. Elinden geleni yaptı ama GS ona eşlik edemedi. Baş hakem orta şekerdi, bir iki eyyam düdüğü çaldı.


6. Hüseyin Beşok: Ne kadar efendi ve sportmen birisiymiş de bizim haberimiz yokmuş! Geçen maç salya sümük bizim bench'e hareket çeken Hüseyin Beşok farklı biriydi galiba?

7. İyiler: Oğuz, Ö.Onan, Solomon ve D.Mrsiç. GS'de ise Atkins ve Hosley'i beğendim.

8. Taraftar: İşte burası gecenin ana teması. En üst iki sıra hariç tüm salon doluydu. Peki efektif miydi? GS bench'i etrafına konuşlanan yaklaşık yirmi kişinin verdiği etkiyi inanın tüm salon veremedi. Öğrenemedik salon sporlarında takımımızı desteklemeyi. Rakip takım hücum yaparken ıslık yerine tempolu tezahürat yapılması, bizim basketbolcumuz faul yaparken bağırıp çağırılması, hakemin yanlış veya tartışmalı düdüklerinde medeni ve yapıcı tepki göstermek yerine küfür edilmesi yada yabancı madde atılması, maç bitmeden salonun terk edilmesi, sessizlik olduğu anda yönetimin protesto edilmesi (bir grup tarafından-yeri ve zamanı mı şimdi?) akşamın garipliklerinden bazılarıydı. Birşeyler yapmalı, bu konuda hepimizin bilinçlenmesi gerekiyor.

Tatlı bir yorgunluk yaşıyorum şu anda. Güzel bir uykuyu hak ettim.

23 Nisan 2009 Perşembe

Teşekkür

Malesef kaybettik final serisini. Hala cihaz kurulumu ve testleriyle uğraştığımdan ne maça gidebildim, ne de izleyebildim. Arslan'ın sakatlığı kuruttu resmen takımımızı. Geçen yıldan sonra bu sene de şampiyon olsak ne güzel olacaktı. Sağlık olsun diyelim, finalde emeği geçen yıl içinde bu formayı terleten sporcularımıza teşekkür ederiz.

Kadim dostum Özgür hemen mesaj atmış maç bitince. 'Siz de birinci lige yükselmişsiniz tebrikler' şeklinde şık bir cevap verdim :) Nedir bu adamdan yirmi yıldır çektiğim. Lakers kiminle final oynasa hemen karşısındaki tutar, voleybolda Tokat'a kaybetsek mesaj atar kendi kel-fodul haline bakmadan...

Futbolda kupa finali, bayanlar voleybolda final, bayanlar basketbolda yarı final, erkekler basketolda zirveye oynayan takımımız. Çok yoğun bir tempo var, daha önce de demiştim Fenerbahçeli olmak emek istiyor...

22 Nisan 2009 Çarşamba

Sözlük

Yabancı misafirim Matthew ve mesai arkadaşım Alper ile beraber Pazartesi gününden beri yeni bir cihazı (otomatik metafaz tarama ve kromozom analiz sistemi) devreye almaya çalışıyoruz. Canım çıktı, yoruldum, çok bunaldım. Cihazı ilk defa kurduğumuz için bir yandan biz öğrenmeye çalışıyoruz, bir yandan müşterimizin öğrenmesini sağlıyoruz. Diyaloglarda kurulan cümleler şu kelimeler etrafında dolaşıyor sadece.

-kromozom
-metafaz
-hücre
-interfaz
-karyotip
-preparat
-mikroskop
-load
-scan
-analiz
-sentromer
-telomer
-template
-classifier
-objektif
-overlap
-barkot
-bilgisayar
-arşiv
-save
-vs
Ne futbol ne voleybol ne de basketbolu takip edebiliyorum. Elli kelime etrafında kurulan diyaloglar yüzünden ayrı kaldığım sportif hayat. Özledim hemen spor yapmayı ve sporla haşır neşir olmayı. Futbolda finale çıktık, voleybol erkeklerde geriye düştük, bayanlarda Eczacıyı yendik ama hepsi bana uzaktı. Eve geldim, mail kutuma baktım 60 email var işle ilgili. Şimdi onlara bakacağım.

Akşam eve dönerken sarı lacivert formalı bir çocuk gördüm ve ardından W.Sheakspear'in aşağıdaki şiiri geldi aklıma. Öyle sevmişiz ki sarı lacivert renkleri, iki gün ayrı kalamıyoruz.

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Solomon'u havaalanında karşılayamadım (oysaki söz vermiştim) ama İstanbul'daki ilk maçına gidiyorum. Cuma akşamı Abdi İpekçi'deyim...

20 Nisan 2009 Pazartesi

Ekşidik

Hava güzel, İstanbul güzel ama Fenerbahçe hepsinden güzel edasıyla dün akşam Burhan Felek'teydim. İBB'de Millar'ın sakatlığı nedeniyle oynayamadığını görünce yaşadığımız sevince tezat olarak kaderin cilvesi ilk sette pasörümüz Arslan Ekşi sakatlanınca maç sonunda adeta ekşidik. İlginç bir takımız. Arslan Ekşi oyundan çıkınca takım adeta durdu, oyuncularımız maçı kazanamayız sendromuna girdiler hemen. Voleybolun psikoloji oyunu olduğunu bir kez daha gördük. Oyuncuları bu halde gören taraftar da oyuna küstü adeta. İBB fazla bir efor sarfetmeden kolayca yendi bizi.

Arslan olsa kaybedermiydik? Bence kaybetmezdik. Kim ne derse desin Arslan iyi bir oyuncu olduğu kadar hırsıyla takımı devamlı ateşleyen bir oyuncu. her maç 2-3 ace'yi var ve en az 3-4 bloku. Yedek pasör Burak kısa boyu nedeniyle blok tutamıyor ayrıca yanındaki blok tutanın da pozisyon almasını engelliyor. Yani Burak'la savunmada bir eksiğiz. Ayrıca bu takım Arslan'la yüksek oynamaya alışıkken Burak hep alçak toplarla oynamayı tercih ediyor. Bir pozisyonda Hakan alçak pası kaldırıken topu neredeyse tavana vuruyordu. Arslan sene içinde kadrodışı kaldığında birçok maçı kaybetmemiz tesadüf değil. İzlenimim şudur ki takım Burak'la oynamayı beceremiyor.

Arslan Ekşi'nin sakatlandıktan sonra maçı sedyede izlemesi güzel bir görüntüydü. Aşağıdaki fotoğrafta Arslan maçı sedyede seyrederken görülüyor.

Geçen maçın yıldızı Billings kötüydü dün. Hücumda bu sene Grbiç çok etkili olmadığından onun yapması gereken sayılar da Billings'e kalıyor. Billings ilk bir kaç sayıyı yapamayınca strese girdi ve dağa taşa vurdu. Coskoviç'de de bir duraklama var. Ortadan bu sene bir türlü verim alamadık, seneye ciddi bir taviye yapmak lazım.

Maç oynanırken yaşadığımız bir olayı anlatmak istiyorum. Hakemin verdiği bir yanlış karara yapılan kısa bir protestoyu takiben bir düzine polis hemen önümüze gelip bizi bir sıra yukarı çıkarmaya zorladılar ve maçı izleyememize sebep oldular. Amaç farklı tabiki. Her zaman hor görülen taraftara verilen bir cevap. Bunun üzerine şube yöneticimiz Hakan Dinçay şeref tribününden kalkarak yanımıza geldi. Gerçi o geldiğinde iş tatlıya bağlanıp polisler geri gitmeye başlamış olsalar bile yöneticimizin taraftara sahip çıkması hoşuma gitti. Final maçında sadece şube yöneticisinin bulunması ayrı gariplikti yönetimimiz adına.

İBB'nin yedek oyuncusu Hakan'ın susayan taraftarımıza molada su vermesi de günün ilginç görüntülerinden biriydi. Hakan SSK'da oynarken dikkatimi çeken başarılı bir oyuncuydu. Volkan tüm sataşmalara sessiz kalmayı tercih etti.

Bugünkü maçı saat 17:30'a alan zihniyeti tebrik etmek lazım. Ayrıca neden bir gün ara verilmez. Atlıyla koşturan mı var?

17 Nisan 2009 Cuma

Finalde Billings Şov

Erkekler voleybol final serisinin ilk maçında Fenerbahçe, İBB'yi çok rahat bir oyunla 3-0 yenerek seride 1-0 öne geçti.

Bu kadar rahat bir maç olacağını düşünmemiştim. Geriye düştüğümüz anlarda bile hem oyuncularımız hem de taraftarımız rahattı. Billings o kadar iyi oynadı ki İBB ne yaparsa yapsın durduramadı onu. Billings'e maç sonunda sen süperstar'sın diyerek teşekkür ettim, gülümsedi. Ayrıca kontratının süresini sordum. Bir yerlerde iki yıllık diye okumuştum, oysaki bir yıllıkmış. 'Stay with us' dedim, yine gülümsedi ve 'Maybe Korea' diye cevap verdi. Üzüldüm, sanırım Gomez'den sonra Billings de sene sonu yolcu gibi.

Volkan'la eskisi kadar uğraşmadık, artık taraftara zevk vermiyor onunla uğraşmak. Eskiden H.Koç'a sataşırdık, artık o da yok. İBB'de Millar süper bir oyuncu. Son sette kasığını tutup dışarı çıktı, galiba sakatlığı var. Seneye onun kalibresinde bir orta oyuncuya ihtiyacımız var. Hakemler yanlış kararlar verse bile kötü niyetli olmadıkları belliydi. Bir pozisyonda bizim kepçeye de düdük çalmadılar. İBB antrenörü yine yapacağını yaptı. Maç sonunda tribünlere gelip taraftarla polemik yaşayacağına takımını nasıl şampiyon yapar onu düşünsün.

Vasat oynadığımız bir maçı bile kazanıyorsak, bu final serisi 3-0 biter gibi görünüyor. İkinci maç pazar Burhan Felek'te, yine orada olurum.

16 Nisan 2009 Perşembe

Jülide Özçelik Band

Dün akşam bizim Three Amigos'a Özlem'in katılımıyla Nardis'e Jülide Özçelik Band'i dinlemeye gittik. Jülide Özçelik'in Türkçe caz albümünü uzun süredir Erman'ın arabasında dinliyorduk, merakmızı giderdik.


Jülide Özçelik grubun diğer üyelerini sahnede tanıtmakta güçlük çektiğinden diğer üyeleri tam olarak anlayamadık (Jülide Özçelik sahnede çok tutuk ve heyecanlı). Elimdeki broşürden yola çıkarak daha önce F.Erkoç ve Kerem Görsev Trio'dan tanıdığımız Kağan Yıldız'ın kontrabasta, Ercüment Orkut'un piyanoda, Ediz Hafızoğlu'nun ise bateride performans gösterdilerini söyleyebilirim.

Jülide Özçelik halk türkülerimizi caz eşliğinde sergilemenin yanı sıra birkaç kendi eserini ve klasik yabancı caz eserleri seslendirdi. Yaklaşık iki saat sahnede kaldı. Sesi gerçekten yumuşak ve huzur verici. Enstrüman performansları da süper olunca hoş güzel vakit geçirdik, kulağımızın pası silindi adeta. Hele hele Kırşehir yöresinin bir Neşet Ertaş derlemesi olan Yalan Dünya türküsünün (en sevdiğim türkülerden biridir) caz versiyonu çok hoşumuza gitti.


Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Ben de gülmedim yalan dünyada
Sen beni gönlünce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada


Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüne gelen dünyada


Çıkışta Erman söz verdi, caza devam edeceğiz. Bu akşam mı? Tabiki hayır, Fener'in maçı var. Ümraniye'ye Haldun Alagaş'a voleybol erkekler finaline gidiyorum. Rakip İBB.

Galata

Dün gece Galata'da çektiğim fotoğraf. Canım, güzel İstanbul'um...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Final

Türkiye Kupasını kazanan bayanlarımızın hemen ardından dün voleybolcu bayanlarımız finale kaldı. Ezeli rakibini yine yenerek seride durumu 3-0 yaptı. Voleybolda hem erkeklerde hem de bayanlarda finaldeyiz, ne mutlu...

Erkeklerde final serisi yarın akşam başlıyor. Federasyon elinden geleni yapıp maçın saatini 18:00 olarak belirlemiş. Ne yapıp edip gideceğim.

Amatörlerde baş döndüren bir tempo var, takip etmek gerçekten zor. Maşallah her branşta zirveye oynuyoruz, gururlanmamak elde mi? Biraz kafa dağıtmak gerek, akşam Nardis Jazz Club'a Jülide Özçelik'i dinlemeye gidiyoruz, izlenimler yarın...

14 Nisan 2009 Salı

Avrupa Fatihiymiş

Kendi taraftarlarının bile adını bilmediği bir Avrupa Kupası'nı kazanan GS'nin karşısına yine Fenerbahçe çıkar. Sonuç bellidir.

Bayanlar basketbolda Türkiye Kupası Fenerbahçe'nin...

13 Nisan 2009 Pazartesi

İki

Elde var iki. Seri 2-0 oldu. Voleybolda ikinci final bayanlarda geliyor. Net temiz bir galibiyet. Yarın üçüncü maç oynanacak. Bayanlar basketbolda Türkiye Kupası finalinde rakip yine GS.

12 Nisan 2009 Pazar

İkisi de kaybetti

Bence hem Fenerbahçe hem de GS için sezon bitmiştir. Fenerbahçe gelecek yılın planlamasına ve Türkiye Kupasına baksın, GS ise Lincoln ve B.Korkmaz'dan kurtulmanın çaresine.

Eğer iki takımın da hala şampiyonluk şansı olsaydı maç sonunda olan olaylar gerçekleşmezdi, Lugano kırmızıyı görür her iki takım da önüne bakardı. Şampiyonluk şansı hemen hemen biten futbolcuların sinirlerinin boşalması olarak görüyorum olayları.

Lugano'nun başlattığı olayları körükleyen futbolcular en az Lugano kadar suçludur. Hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. F.Aydınus'a helal olsun, eyyam yapmadan çaktı kartları. F.Aydınus bence ligin en iyi hakemi olduğunu maç içindeki kararlarıyla ispatladı. Hata yapmadı mı? Elbette yaptı (Lincoln'ün sarısını atladı, Selçuk'un sarısı yanlış, vs). Ama ben asla kötü niyet sezmedim. Benim futbol aylayışıma (tatlı sert, herşeye faul çalmayan, hemen kart çıkartmayan) en uygun hakem Fırat Aydınus.

İlk golü atan maçı kazanacaktı. Fenerbahçe'nin taktiği yerindeydi. Önce durdur sonra vur. GS'nin ikinci devre ve özellikle son yirmi dakika performansı kötüyken son darbeyi vuracak güç olan Semih, Guiza ve Deivid'in bu kadar etkisiz olduğu bir maçta Fenerbahçe beraberliğe razı oldu. GS'nin pili altmışıncı dakikada bitti. Arda ve Kewell top taşıyamaz oldular, göbekte araya atacak adam zaten yok. Lincoln değişikliği B.Korkmaz'ın eyyamıydı. Lincoln'ü sahada görünce tüylerim diken diken oluyor. Hemen beş dakika sonra kendini yere attı. Bir insan yaptığı işe bu kadar mı saygı duymaz. İlk yarı bastıkları tempo GS'ye fazla gelmesine karşın kontraatak özürlü Fenerbahçe bir türlü adam gibi bir kontra atak yapamadı. Pozisyonu az, tatsız tutsuz bir maç oldu.

Bizde Volkan, Önder, Lugano ve Emre'yi beğendim. GS'de ise H.Balta ve M.Topal iyi oynadılar. Özellikle Topal en az 5-6 kontrayı engelledi.

Bırakalım bütün bunları, Özgür aradı biraz önce izliyormusun spor programlarını dedi. Yok abi ben sezonu kapadım, süper bir Cavs-Celtics maçını seyrediyorum dedim. Lebron gerçekten de MVP olmayı hak ediyor.

Arkas'ı Yarın Değil


Evet arkadaşlar Arkas'ı yarın değil çünkü Fenerbahçe var...

Aslında İstanbul'da bitmeliydi seri. Dün Ankara dönüşü devamlı Tolga'yı arayarak veya mesajla skor aldım. 2-0 dediği zaman iş bitti diye düşünmüştüm. 3-2 kaybedince çok moralim bozuldu. Yine olmamıştı. Açıkçası Arkas'a oranla daha yaşlı olan takımımızın bugünkü maçı kaldıramayacağını düşünüyorduk. Maçı izleyemedim ama forumlardan skoru takip ettim. Efeler 3-0 gibi net bir skorla dönüyorlar. Şımarık Arkas, onların uydusu Federasyon ve D-Spor'a güzel bir kapak oldu ve bizim için bir Arkas klasiği olarak mazimize geçti bu seri.

Ankara'nın taşına bak

İki günlük kısa Ankara seyahatinden döndüm. Özlemişim Ankara'yı. Dün dönüş yolunda keşke bir gün daha kalsaydık dedim.

Neden seviyorum Ankara'yı?
-Gerçekten çok düzenli
-Ulaşım çok kolay
-Hayat pahalı değil
-İnsanları İstanbul'da yaşayanlara göre daha candan, samimi ve mütevazi
-Şehir merkezinde çok büyük bir alanda çarpık yapılaşma yok

Ankara'nın nesi eksik?
-Su (İstanbul'un Boğazı, İzmir'in sahili, Eskişehir'in Porsuk'u)
-Yeşil (bahsettiğim o büyük şehir merkezinde yeşil yok malesef-sanırım resimler kanıtı)
Fotoğrafları kaldığımız Plaza Otel'in çatısından çektim.
Çankaya'ya doğru Ankara görüntüsü, soldaki Sheraton Hotel
Bakanlıklar bölgesi

Beşevler-Maltepe'ye doğru görünüm, en uzakta ortadaki yapı Anıtkabir

09 Nisan 2009 Perşembe

Yolculuk

Ekomonik durgunluğun izlerini altı aydır üzerimde hissediyorum. Genelde ofiste vakit geçiriyorum. Seyahatlerime alışık arkadaşlar 'hayrola sen bu aralar hep buradasın' diye takılıyorlar, sanırım benden sıkıldılar.

Uzun bir süreden sonra yollardayım. Çok uzağa değil, bir zamanlar ayda bir gittiğim Ankara'ya gidiyorum. Sabah altıda çıkıyoruz yola, Göz kongresine katılacağız. Dönüş Cumartesi gece hayırlısıyla.

Nihayet

Ve Kral evine geri döner...
1 yılı opisyonlu 2.5 yıllık anlaşma imzalanmış, hayırlı olsun. Özlemiştik fenomeni...

Rock'n Coke 2009

Bizler Red Hot Chili Peppers, Arctic Monkeys yada Radiohead'i beklerken line up belli olmuş;

Linkin Park
The Prodigy
Kaiser Chiefs
Nine Inch Nails
Santagold
Jane's Addiction
Juliette Lewis and the New Romantiques

Yer: İstanbul Park
Tarih: 17-18-19 Temmuz

İzmir'e kaldı

Malesef çok kötü oynadık dün. Takımımızın yaş ortalaması biraz yüksek olduğundan peşpeşe iki zorlu maçı kaldıramadı. Yorgunluk takımda çok belirgin görülüyordu. Özellikle Grbiç'i hücumda bu kadar etkisiz görmemiştim. Arslan da sanırım Fenerbahçe forması altında en kötü oyununu oynadı. Neyse 2-1 önde olan biziz ve İzmir'deki iki maçtan birini kazanmamız yetecek.

08 Nisan 2009 Çarşamba

Haramilerin saltanatını yıkacağız

Dünkü maçta gördüğüm bir pankartın çok güzel sloganıydı 'Haramilerin saltanatını yıkacağız'...

Uzun süredir görüşemediğimiz eski mesai arkadaşım Salih dünkü maçta misafirimdi. Sağolsun kırmadı beni yalnız izlemedim maçı. Tribünler Halkbankası maçına oranla biraz daha dolu ve sesliydi. Arkas'ın ilk maçta yaptıklarının etkisi taraftarımızda çok net hissediliyordu. Maça yine süper başladık ve ilk iki seti çok rahat kazandık. Hem taraftarda hem de takımda klasikleşen bir üçüncü set sendromundan sonra dördüncü setin ilk sayısında maçı kazanacağımız belli olmuştu. Çok konsantre bir dördüncü setin ardından maçı 3-1 kazandık ve seride durumu 2-0'a getirdik. Bugün son maç oynanacak ve görünen o ki bu formumuzla Arkas bu senenin son maçını oynayacak.

Dün Arslan, Billings ve Coskoviç yine sahanın yıldızlarıydı. Coskoviç benim adamım, çok seviyorum onu. Arkas bu sene sonunda Arslan ve Coskoviç'i transfer edebilmek için elinden geleni yapacaktır, umarım kaptırmayız. Serkan ve Grbiç savunmada süper oynadılar. Grbiç takımın gizli liberosu, bütün zor toplara manşeti o alıyor, Arslan'a lokum gibi toplar indiriyor. Dün hiç blok yapamadık ama manşetler süper olunca sorun yaratmadı. Süper formdayız, bağıra bağıra şampiyonluğa gidiyoruz.

Maç İstanbul'da oynandığından Arkaslı sporcular hakemle fazla oynayamadılar. Suela ve Hüseyin yine 'İtiraz A.Ş.' olarak klasik her topa itiraz ettiler ama deplasmanda oldukları için etkisi az oldu. Maç esnasında tribünlere hareket yapan Arkaslı oyuncularla arka taraftaki seyircimiz arasında maç sonunda diyaloglar geçse de kaptanımız Hakan Fertelli ve şube sorumlumuz Hakan Dinçay olayları sakinleştirdi.

Yine güzel bir Arkas galibiyeti yaşadık. Bu galibiyetle Salih kardeşim de Fenerbahçe uğursuzluğunu yenmiş oldu. Hadi bitirelim bu akşam bu işi...

06 Nisan 2009 Pazartesi

Fenerbahçe aşkıyla haydi salona

Bugün voleybol bayanlarda Ereğli'yi 2-0 geçerek yarıfinale yükseldik. Maç saat 16:00'da olduğundan izleyemedik tabiki. Voleybol federasyonu Fenerbahçe düşmanlığıyla uğraşacağına voleybolu sevdirmek adına adam gibi saatlere maç koysa daha müspet olacak. Sonuçta oynanan maçlar play-off maçları, hem telafisi yok hem de kalite üst düzeyde. Rakibimiz sürpriz bir şekilde Vakıfbank'ı eleyen GS oldu. Bu da final yolumuzun açıldığı anlamına geliyor. Telekom ile Eczacı istediği gibi çarpışsın, yorulan finalde rakibimiz olsun. Neden bilmiyorum ama bir anda şampiyonluk için heveslendim.

Erkeklerde yarın Arkas'ı konuk ediyoruz. Maç 18:00'de, ben salona çok yakın bir yerde çalıştığımdan maça yetişirim. Peki Avrupa yakasındaki sporseverler ne olacak? Hem B.Obama nedeniyle trafik rezil haldeyken. Maçı 19:30 yada 20:00'de oynatmanın ne sakıncası var inanın anlamıyorum. Bugün kulübümüzden bir açıklama gelmiş, daha sert olmasını dilerdim. Arkas'ın ve arkasındaki hakemlerin İzmir'de yaptıklarını sindirmek elde değil.
Arkas'a karşı vasat oynama lüksümüz yok, mutlaka iyi oynamalıyız. Hücumda Billings ve Coskoviç yüzdeli oynamalı, savunmada Arkas'ın sert servislerini kusursuz karşılamalıyız. Bir de iyi servis. Benim birkaç yıldır takip ettiğim voleybolda öğrendiğim şey iyi servis atamazsan kazanmak çok zor...

U2 - No line on the horizon

U2'nun müziğini severim her ne kadar siyasi olaylardan (!) dolayı Türkiye'ye gelmek istemeseler bile. Arkadaşlara biri bizim meseleyi yanlış anlatmış olsa gerek ki IRA ile aynı kefeye koyuyorlar. Bu sene yoğun bir turneye çıkıyorlar, Türkiye listelerinde yine yok, canları sağolsun.

Yeni albümlerini (No line on the horizon) nihayet dinledim. Son aylarda spora çok zaman ayırdığımdan sadece spor yaparken müzik dinleyebiliyorum. Bu arada Walkman, Mp3 ve Ipod cihazlarını kim bulduysa elektrik telefon kadar insanlığa hizmet etmiştir.

Albüme gelecek olursak, hiç beğenmedim. On üzerinden beş puan zor alır. Neden beğenmediğim diye düşünürken nette biraz gezindim. Meğerse U2 deneysel bir albüm yapmış. Yaptıkları müzikten sıkılıp yeni birşeyler denemek istemiş olabilirler ama sevenlerini bu kadar hayal kırıklığına uğratmalarına gerek yoktu. Araya bir iki baba şarkı sıkıştırabilirlerdi. Get on your boots ve Magnificent dikkatimi çeken şarkılar, diğerleri gayet vasat. Dolayısıyla U2'nun eski şarkılarını dinlemeye devam...

05 Nisan 2009 Pazar

Kopmuyoruz

Elimizden geleni yapsak da zirveden kopmuyoruz. Tamam mı devam mı maçlarından biriydi. Eksik kadromuzun karşısında formda bir Eskişehirspor vardı. Maçtan çekiniyordum açıkcası, tek farklı galibiyet bekliyordum. Beklediğim gibi bir maç oldu. İlk yarı vasatın altında kötüye yakın oynadık. Göbeği Josico Selçuk olan bir takımın oyun kurması zaten beklenemez. Bu ağır tempoya Deivid, Semih ve Gökah Gönül de ayak uydurunca golü bırakın pozisyon bulamadık. Devre arası biterken Aziz Yıldırım koltuğunda görünmüyordu, galiba soyunma odasına yöneldi diye konuştuk aramızda.

İkinci yarı takım biraz kıpırdadı, Josico kenara geldi, biraz tempo yapınca (çok az ama) golü bulduk. Sonrasında Eskişehir bozuldu, oyun disiplini kayboldu ve ikiyi yediler. Batuhan'ın diziyle attığı gol çare olmadı ve zor da olsa kazandık. Sivas maçları ve Kayseri deplasmanında çok iyi oynayan takıma ne oldu, anlamak mümkün değil? Ciddi bir fizik düşüşü ortada, peki ya konsantrasyon sorununa ne demeli. İstemiyor muyuz şampiyonluğu?

04 Nisan 2009 Cumartesi

Fenerbahçe Emek Hırsızlarına Rağmen Galip: 3-2

Fenerbahçe erkek voleybol takımı yavaş yavaş şampiyonluğa koşuyor. Avrupa Kupası'nın gazıyla Fenerbahçe'nin karşısına çıkan Arkasspor arkasına aldığı hakemlere rağmen Fenerbahçe'ye yine yenilmekten kurtulamadı. Yıllardır çok çeşitli spor müsabakalarını statta, salonda ve TV'de izliyorum, böyle skandal kararlar veren hakemler hayatımda görmedim. İnanın tüm Fenerbahçeli kimliğimden bürünerek elimden geldiğ kadar objektif bakmaya çalışıyorum, elimde kalıyor.

İlk iki set Arkas'a voleybol dersi veren Fenerbahçe tam 3. seti kazanacak ve maçı bitirecekken hakemler göz göre göre utanmadan sıkılmadan emek hırsızlığı yapmaya çalışıyorlar, akıl alacak gibi değil. Hayatımda hiçbir spor müsabakasında bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum, ellerim ayaklarım tutmadı. Bir metre içeri düşen topa dışarı kararı veren, durup duruken kimsenin anlamadığı şekilde fileye temas uyduran, Arkaslı oyuncular her pozisyonda itiraz ederken ilk itiraz eden Fenerbahçeli'ye hemen sarı kartı (bir puan demek) veren, Fenerbahçe sahasına geçen Arkaslı oyuncuları gözünün önünde görmemezlikten gelen, Fenerbahçe hücum ederken sahaya giren topa rağmen oyunu durdurmayan, vs vs bir sürü skandal karara imza atan hakemleri Allah'a sevk ediyorum. Arkas'lı voleybolcuların haksız aldıkları sayılarda nasıl çılgınca sevindiklerini görünce daha da sinir oldum. Neyseki son sete konsantre girdik ve maçı kazandık. Ama moralim gerçekten çok bozuldu. Göz göre göre alenen maç elimizden alınarak Arkas'a veriliyordu resmen. Ne yapsın Fenerbahçe kulübü, bırakıp çekilsin mi voleyboldan? Arkas yatırım yapıyorsa bizim yaptığımız nedir? Bırakalım müessese kulüpleri kendi aralarında takılsınlar mı? Unutmamalı ki Eczacıbaşı, Netaş, Sönmez Filament, Çukurova, Beslen, Arçelik, Erdemir, vs hepsi gitti bizler hala sahadayız salondayız!

Billings süper oynadı, izlediğim en iyi maçıydı, servisleri etkiliydi. Coskoviç de hem savunmada hem hücumda etkiliydi. Libero Serkan'ı her geçen gün daha fazla beğeniyorum. İlk geldiği günlerdeki acemi hataları artık yok. Arslan Ekşi her zamanki gibi iyiydi.

Arkas'ta Suela denen sporcudan nefret ettim. Her pozisyona bir insan itiraz eder mi? İki metre dışarı vurduğu topa bile hemen blok avut itiraz yapacak kadar sportmenlikten yoksun. Hakemin Arkas'ın maçı kaybedeceği belli olduğunda Suela'ya gösterdiği sarı kart ise eyyamın kralı. Demek sadece futbolda olmuyormuş eyyam.

Şimdi iki maç İstanbul'da, salı günü salonda olacağımç Kazanırsak İzmir'e gitmeden işi bitirip finale uzanıyoruz. İzmir'e gitsek bile Arkas'ı her zaman her yerde yenecek güçteyiz, yeterki emek hırsızlığı yapılmasın.

39 Basamak

Kültür elçimiz Murat Ortaç'ın yine değerli bir organizasyonuyla Perşembe akşamı Kenter Tiyatrosunda 39 Basamak adlı oyunu izlemeye gittik. Ortaç kardeşimiz oyunu Londra'da izlemiş, buraya gelince bu oyunu mutlaka ekibe seyrettireyim biraz futboldan uzaklaşsınlar demiş, sağolsun varolsun. Üstüne üstelik halk günü ayarlamış, 15 TL karşılığında güzel vakit geçirdik. İzlenimlerim...

- Ekip; Hakan Gerçek, Okan Yalabık, Demet Evgar, Bülent Şakrak
- Çok basit bir sahne ve sahneye sağdan soldan ilave olan aktif dekorlar (ilk defa izledim, bu oyunu özgün kılan olay)
- O hareketli dekorları sahneye iten siyah eldivenli meçhul el
- Sık sık değişen kostümler
- Basit ve sıkıcı bir konu
- Sanatçıların başarılı performansı
- Bazı güzel espriler ve mimikler
- Ve tabiki mutlu son...

03 Nisan 2009 Cuma

Play-off'lar devam ederken...

Voleybolda hem bayanlarda hem erkeklerde, basketbolda ise bayanlarda play-off'lar başladı, tüm hızıyla devam ediyor. Fenerbahçe'nin tüm branşlarda var olması ve zirveye oynaması sarı-lacivert renklere gönül verenleri mutlu ediyor, heyecan veriyor.

Voleybol erkeklerde yarı final eşleşmeleri aynen beklediğim gibi gerçekleşti. Fenerbahçe Halkbank'ı kolayca 2-0 ile eleyerek adeta güç gösterisi yaptı. Geçen yıl yarı finalde elediğimiz Arkas'ı yine elememiz durumunda şampiyonluğa ulaşırız. Arkas'da Duerden bu sene birçok maçta oynamadı. Çeyrek final maçlarında da oynamamış, sakatlık durumu nedir bilmiyorum ama Duerden olmadan Arkas'ın Fener'i elemesi çok zor. Çok çekişmeli maçlar seyredeceğiz. Diğer eşleşmede İBB ile Ziraat karşılaşacak. Denk kuvvetlerin mücadelesi. Eğer biz finale kalırsak İBB'yi tercih ederim, bu sayede finalin tüm maçları İstanbul'da olur.

Bayanlarda ilk maçlar dün oynanmış, bugün diğer iki maç oynanacak. Biz Ereğli'ye gidiyoruz, zor bir maç. Yük yine sadece Seda'nın omuzlarına binerse zorlu playoff serisini bitirmemiz çok zor. Mutlaka diğer oyuncularımızdan da katkı almalıyız. Bu sene Eczacıbaşı'nın hegemonyası sonunda sona erecek gibi.

Basketbolda Fenerbahçe camiası Solomon'u bekliyor. Bizler onu beklerken playoff öncesi sıralamada avantajlı yeri kapma yarışı devam ediyor. Fenerbahçe final için öncelikle ikinci sırayı almalı. Geçen yıl eşleşmelerdeki avantaj Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna yardımcı olmuştu. Dördüncü olursak Efes'le yarıfinalde eşleşme sorunu var. Üçüncü olursak Telekom'la eşleşip saha avantajını kaybetme söz konusu. Dolayısıyla en iyi yer ikincilik. Gel de Ankara'daki Telekom maçındaki ruhsuz oyuna yanma! Solomon play-off'un rengini değiştirecektir. Daha çok maç ligin bitmesine, önce ligin bitmesini bekleyelim.

Bayanlar basketbolda takımımız form tuttu. GS ile BJK çeyrek finalde kapışıyor, yarı finalde biri bizim karşımıza çıkacak. Saha avantajı da bizde olduğundan finali çıkarız (BJK olursa 1-0 geride başlayacağız, GS olursa 1-0 öndeyiz). Finali de rahat kazanacağımızı düşünüyorum. Kadro geniş, takım formda. Şampiyonluğun garanti olduğu tek branş sanırım bayan basketbolu.

Futbolda çıkmayan candan ümit kesilmez misali hala bir umut bekliyoruz. Birşey ummuyorum ama napalım umut fakirin ekmeği. Basketbol ve voleybol sayesinde sarı lacivert renkleri diğer spor branşlarında takip etmenin zevkini yaşayalım bari...

02 Nisan 2009 Perşembe

Bunu hak etmedik

Dün akşam 60-70 dakika iyi oynadığımız bir maçı 1980'lerdeki gibi kaybettik. Bu kadar amatör golleri 1980'li yıllarda çok iyi oynadığımız maçlarda yerdik. Sınıf atladığını düşündüğümüz milli takıma malesef bu goller yakışmadı. Aurelio ve Arda'nın üstün gayretleri galibiyeti getiremedi. Böyle bir maçta öne geçiyorsak korumasını hatta ikincisini atmayı bilmek lazım yoksa İspanya gibi takımlar hata affetmiyor. Guiza bakalım lig maçında da Hakan Balta'nın yanından kayıp gidebilecek mi?

Bir çok formsuz oyuncunun yanına bir de F.Terim'in formsuzluğu (iki maçtaki oyuncu değişiklikleri fiyasko) eklenince İspanya serisinden sıfır çektik. Bosna'nın Belçika'dan altı puan çıkarması işi zora soktu iyice. Dün en azından bir puan alsaydık Bosna'yı yenerek puan eşitliği sağlayacaktık. Bu bir puanın ne kadar değerli olduğunu hesaplanmadan son yirmi dakika şuursuz oynamamız ciddi bir idari hata.

01 Nisan 2009 Çarşamba

İspanya maçına doğru...

Katılımın az olduğu anketten beraberlik çıkmadı, benim de şahsi görüşüm beraberlik çıkmayacağı yönünde. Otoriteler bu maçı kaybetmemiz durumunda şansımızın az olacağını yazıyorlar. Evet birincilik şansımız yok ama bu grubun ikincisi bu maçı kaybetsek bile biz çıkarız. Hem Bosna'yı hem de Belçika'yı deplasmanda yenecek güce ve potansiyele sahibiz. Bir de malum zorlukları sevme hobimiz var.

Bugünkü maça gelecek olursak, ilk maça göre kontrast bir oyun göreceğiz. Top yapmaya çalışan biz ve bizi bozup kontra arayacak olan İspanya. Aslında hem top yapabilecek hem de oyun bozabilecek iki yönlü oyuncularla dolu bir takıma sahibiz. Xavi-Senna-Xabi göbeğini delmek zor olacağından kanatlardan oynamak en akıllıca. Arda ve Tuncay maçın kilit adamları. Semih ne olursa olsun 90 dakika sahada kalmalı. Nihat'ın araya girişleri ve seken topları kovalaması şart. Göbekte yük Aurelio'da, Emre tek devrelik fizik kondisyona sahip, ikinci yarıda Ayhan'la değiştirilmeli. Gol bulamazsak Gökhan Ünal değil, Batuhan alternatifini düşünmek lazım. Defansta Torres'in kontralarına karşı ben olsam İbrahim Kaş-Emre Aşık tercihi yaparım. Süratli Ramos ve Riera'ya karşı solbekte İbrahim Üzülmez tercihi sağlam olur, H.Balta yavaş kalabilir.

Bol keseden atıp tutmak kolay, şöyle olsun böyle olsun...Bu ülkedeki 70 milyon antrenörden biri de benim işte..

31 Mart 2009 Salı

Bu aralar neler izledim?

Bu aralar izlediğim filmler ve on üzerinden puanlama...

* Driving Miss Daisy (7.5/10)
* Shawshank Redemption (8.5/10)
* Inside Man (8/10)
* The Untouchables (7/10)

30 Mart 2009 Pazartesi

Kriz-polemik lazım

Mili takıma acil kriz-polemik lazım.

İspanya ile oynayacağımız maç öncesi mutlaka bir kriz yada polemik lazım. Hem teknik direktörümüz hem de oyuncularımız kriz ortamını ve polemiği malum çok seviyorlar. Avrupa Şampiyonası öncesi ve Avrupa Şampiyonası bu Böyle bir ortamda onların kenetlenmesi için mutlaka birşeyler yapmak lazım. Motivasyon olmadan galibiyet zor. Ne yapmalı ne etmeli bir polemik açmalı.

Barcelona Nostaljisi

Bir yandan beş günde oynayacağımız iki İspanya maçı, bir yandan Eylül ayında Barcelona'ya yapacağım iş seyahatinin planlaması ve organizasyonu, bir yandan da İspanyol firmasıyla cihaz üzerine uzun uzun görüşmelerimiz derken epey bir İspanya muhabbeti geçiyor benim cephemde. Dün evde eski albümleri karıştırırken çok ilginç resimlere rastladım. Bunlardan ikisi tam on sene önce yaptığım Barcelona ziyaretine ilişkin.

Nou Camp ve Barcelona müzesi..
On sene önce gençmişim diyemiyorum, nedense şu anda daha genç gösteriyorum. Geberik gibi çıkmışım bu resimde.
Fotoğrafı çeken beni kadraja sokmamak için elinden geleni yapmış. Sağda altta beni ayırt edebilene ne isterse ısmarlarım. Ne çekmişiz o eski fotoğraf makinalarından. Mis gibi dijital şimdi, olmadı bir daha çek diyoruz.

29 Mart 2009 Pazar

İspanya:1 Türkiye:0

Maçın kader anı Semih'in oyundan çıktığı andı. O ana kadar çok iyi oynayan bir orta saha ve forvet blokumuz vardı. İspanya'nın şampiyon orta sahası nefes alamadan ilk yarı bitti. Maçın başında Nihat'ın kaçırdığı gol haricinde neredeyse pozisyonu olmayan bir maçtı. İkinci yarı da aynen istediğimiz gibi giderken F.Terim çok erken bir değişikliğe giderek kontraya döndü. Kontra anlayışınla Nihat'ı ileride tek bırakıp onu hızlı paslarla kaçırmak taktiği kağıt üzerinde mantıklı görünse de riskliydi. İspanya hemen uyandı, oyunu üzerimize yıktı. Defanstan rahat top çıkarmaya başladılar ve hakemin uydurduğu faulde golü yedik. Ondan sonra dakikalarca aciz oynadık. İspanya kontrolü ele geçirdi. Ligin en gol kaçırma rekortmeni Gökhan sahaya girdiğinde zaten umutsuzluk futbolcularımızın ayaklarında dolaşıyordu. Pozisyona giremeden maç bitti. Maçın yıldızı Ramos'du.

Playoff'lara iyi başladık...Fenerbahçe:3 - Halkbank:1

İçinde yalnızca iki Fenerbahçeli olan toplam altı kişiden oluşan bir grup olarak dün Fenerbahçe erkek voleybol takımının ilk maçı için Burhan Felek'e gittik. Güzel zevkli bir maç oldu. Tüm setlerde üstün oynadık. Halkbank geçen yılki kadrosunu baştan aşağı değiştirmiş, yine iyi bir kadro yapmış. Dani ve Sinan takımın en iyileri. Sinan iyi başladığı maçta taraftarımızın üzerine oynamasıyla oyundan düştü. Hem karşılama hem de hücum hataları yaptı. Halkbank'ta en beğendiğim oyuncu libero Hasan. Ne zaman izlesem çok iyi oynuyor. Halkbank'ın Dani hariç diğer yabancıları vasat. Bergmann vasatın bile altında.

Fenerbahçe ligdeki performansının aksine çok konsantre oynadı. Geçen yıl playoff'larda süper oynayan Coskoviç yine çok iyiydi. Grbiç savunmanın lideri. Tüm zor topları o alıyor, ayrıca kimin nerede durması gerektiğini söylüyor, takımı yönetiyor. Aslında çok beğenmediğim liberomuz Serkan dün çok iyiydi. Billings vasatın üzerindeydi. Bir iki yerde öldürmesi gereken topları öldüremedi. Yine de sıkıştığımız anlarda skor yaparak rahatlattı takımı. Fatih'i geçen yıllarda İBB'de beğenerek izliyordum. Bizde istenen performansı sergileyememişti. Dün eski Fatih gibiydi. Hem blokları hem de hücumları iyiydi. Son olrak tabiki Arslan Ekşi. Yine harikaydı, takımın hırs küpüydü. Servislerimizde geçen yıla oranla gerileme var, daha zorlu playoff maçları öncesinde düzelmesi şart.

Taraftar her zaman olduğu gibi ilgisizdi. Oysaki taraftarın skora etksini dün çıplak gözle gördük. Taraftar olaya biraz dahil olunca çok iyi oynayan Sinan oyundan düştü, çok iyi servis atan Halkbank'ın konsantrasyonu bozuldu, servisleri etkisini kaybetti. Özellikle Arkas serisinde taraftarımıza daha çok ihtiyaç duyacağız.

28 Mart 2009 Cumartesi

En İyi Beş The Beatles Şarkısı

Kadim dostum Murat Ortaç blogunda en iyi beş The Beatles listesi hazırlamamı rica etmiş. Emri olur kardeşimin...

1. Let It Be
2. Strawberry Fields Forever
3. Yesterday
4. While My Guitar Gently Weeps
5. Elanor Rigby

Beş numara zor oldu; Elanor Rigby, Don't let me down, Here comes the sun, Twist and Shout ve A Hard Day's Night arasında seçim yapmam gerekti.

Anket sona erdi..İspanya favori

Anket sona erdi, toplam 24 oyun 11'i İspanya'nın galibiyetine gitmiş. %45 İspanya kazanır diyenlere karşı, %29 beraberlik diyen ben ve %25 Türkiye kazanır diyen Emre.

27 Mart 2009 Cuma

The Cars

Bu ayki müzik menümde The Cars var.

Gitar rock gruplarını sevdiğimden The Cars favori gruplarımın içindedir. Bazı şarkıları pop-rock'a kaçsa bile yetmişli yılların sonunda ortaya çıkan New Wave akımının The Clash, The Police, Talking Heads ile beraber öncülerindendir. Hepimizin 85 yılındaki Live Aid Afrika'ya yardım konserinde duyduğumuz Drive şarkısından yıllar önce benimle aynı senede Boston'da doğan The Cars, yetmişlerin sonunda ünlü olup seksenlerde zirve yapmıştır. Grubun kadrosunda gitar ve vokalde Ric Ocasek, basta Benjamin Orr, ritim gitarda Elliot Easton, klavyede Greg Hawkes ve davulda David Robinson yer alıyor. Grup 88 yılında dağılarak efsaneler arasında yerini almıştır. En baba albümleri Heartbeat City. Sevdiğim şarkıları:

Just what I needed
Hello again
Drive
Heartbeat city
Why can't I have you
Since you're gonna

KDV

Son günlerin en popüler konusu seçim olduğu kadar seçim öncesi düşürülen ÖTV ve KDV. Yıllar öncesinin Gırgır'ı geldi aklıma. Onlar KDV'nin uzun halini farklı adlandırmışlardı, hoşumuza gitmişti...

Kazık Daima Vatandaşa

Kerizler De Verir

25 Mart 2009 Çarşamba

Voleybolda playoff'lar öncesi

Voleybolda playofflar bu haftasonu başlıyor. Bu sene hem bayanlarda hem de erkekler ligin kalitesi yabancı oyuncuların katkılarıyla arttı. Birçok ünlü voleybolcuyu ülkemizde seyrediyoruz. Geçtiğimiz yıllarda bir iki takımın domine ettiği ligde bu sene dört beş takım şampiyonluğa oynuyor. Playoff'lar öncesi Gürol hoca daha detaylı analizler yapacaktır elbette, ben birkaç cümlelik yorumlarla geçeceğim.

Erkeklerde şampiyonluğun bence favorileri Fenerbahçe, Arkas, Belediye ve Ziraat Bankası. Halkbank dördüncü olmasına rağmen bu dörtlünün bence bir adım gerisinde. Fenerbahçe bütün sezonu istikrarsız bir tabloyla geçirdi. Yeri geldi süper oynadı yeri geldi vasat oynadı. Geçen sene playofflara girerken form tutmuştu, bu sene hala formsuz. Umarız playoffların havası ve konsantrasyonu farklı olur, aksi halde daha ilk turda elenebilir. Gomez'in eksikliğini Billings istenen ölçekte dolduramadı. Grbiç ve Coskoviç geçen seneki performanslarını arattı. Bu senenin kazancı genç oyuncumuz Emre oldu. İkinci devre Arkas, Ziraat ve Belediyeyi yenen Fenerbahçe tecrübesiyle şampiyonluk favorilerinden.

Arkas kazandığı Avrupa kupasının havasıyla playofflara giriyor. Her sene olduğu gibi bu sene de flaş transferler yaptılar, çok kaliteli Polonyalı smaçörü aldılar, Belediye'nin tecrübeli pasörü Hüseyin'i kadrolarına kattılar. En iyi kadro kuşkusuz Arkas'ta, dolayısıyla bir numaralı şampiyonluk adayı aslında onlar. Fenerbahçe Halkbank'ı geçerse yarıfinalde Arkas'la oynayacak. Bu eşleşmenin galibi şampiyonluğa yakın bence. Fenerbahçe geçen sene Arkas'ı Arslan'ın blok düşürerek arkaya yönelttiği hücumlarda Coskoviç'in müthiş sayılarıyla geçmişti, bakalım bu sene hoca ne taktikler hazırladı.

Belediye çok iyi kadro yaptı yine. Ulaş ve Volkan'ı aldılar, ABD milli takımından orta oyuncu Miller'ı aldılar, smaçör Trommel'i, ortaya Erhan'ı, yedek pasör çaprazına Hakan'ı aldılar. Aldılar da aldılar. Şampiyonluk aşkına İstanbul halkından fazla fazla aldıkları paraları savurdular. Hiç haz almadığım Belediye'nin yarıfinalde Ziraat'a elenmesi temennim. Ziraat da bu sene musluğu açtı, bol bol transfer yaptı. Kupa finalinde Arkas'a kıl payı sayı averajıyla kaybettiler. Tecrübeli kadrolarıyla Belediye'ye karşı yarıfinalde başa baş oynayacaklardır.

Arkas favori görünse de Fenerbahçe, Ziraat ve Belediye'nin şampiyonlukları sürpriz olmamalı. Özellikle Fenerbahçe taraftar desteği alabilirse şampiyonluğa yine uzanabilir.

Bayanlarda bu sene musluğu Vakıfbank ve Telekom açtılar. Eczacıbaşı'nın zaten iyi kadrosu vardı sadece takviye yaptı. Vakıfbank Neslihan ve Grün gibi ünlü isimlerle, Telekom ise Mammadova, Poljak ve Özlem ile kadrolarını çok güçlendirdiler. Fenerbahçe ise Acıbadem sponsorluğuna rağmen yerinde saydı. Ünlü isimlerin transferi gerçekleşmedi, Anja ve Marina gibi vasat oyucularla mücadele etti. Sene ortasında hoca değişikliğine gidildi ve takım biraz kıpırdadı. Seda muhteşem oynadı bu sene, performansı playofflara yeterli olur mu sorusuna cevabın menfidir. Bu sene Eczacı'nın şampiyon olamayacağını düşünüyorum.

Benim şampiyonluk favorim Vakıfbank Güneş Sigorta.

24 Mart 2009 Salı

Milli maça doğru

Ligin heyecanı ve sürprizleri var ama dorucusu zevk veren futbolu yok. Tamam Fenerbahçe kötü ve istikrarsız ama izlediğimiz diğer maçların da kalitesi vasat. Sadece biraz BJK'yi izlemek zevk veriyor. Milli maç arası iyi geldi, farklı bir nefes alacağız, güzel bir heyecan yaşayacağız.

Terim'in kadro seçimi her zaman olduğu gibi tartışmalı. Uzun uzun yazıp aynı şeyleri aynı isimleri konuşmak gereksiz. Bugün Hamit kadrodan çıkarılmış, kötü oldu. İspanya'da Villa'nın durumu belirsizmiş. Oynamazsa ciddi bir avantajımız olur.

Beraberlik benim bu maç için favorim. Bizim eksiklerimiz kadar rakibin de eksikleri var. İyi bir kadromuz var. Eksiklerimize rağmen beraberlik koparabiliriz, yeterki orta sahayı kaptırmayalım. Del Bosque benim hiç inanmadığım bir teknik direktör. Aragones'in şablonunu bozup değişiklik yapmasını bekliyorum ve umuyorum.

Maça dair kendim bir onbir yaptım. Volkan kaledeki bankom. Son bir yılda dört kırmızı kart görmüş (hepsi disiplin suçu) olsa bile en iyi kalecimiz Volkan. Sağbek Gökhan Gönül, solbek Hakan Balta, ortada Emre Aşık ve İbrahim Kaş benim tercihlerim olur. Sivaslı Sedat alternatif stoper düşünülebilir. Emre'nin tecrübesi ve hızlı İspanya forvetlerine karşı İbrahim'in çabukluğu bu iki ismi defanstaki bankom yapıyor.

Göbekte Aurelio ve Emre bankolarım. Solda Tuncay oynar, sağda ise Arda ve orta sahanın her yerinde oynayan Ayhan tercih edilebilir. Arda'nın oynaması halinde İspanya'nın hareketli ve çok pas yapan orta sahasına basan ve ısıran bir orta saha ile cevap vermiş oluruz. Biraz kontrol istersek Ayhan olabilir. Ortanın sağında C.Kazım ve Sarbi'yi görürsek şaşırmayalım, Terim'den bekleyelim.

Forvette Semih ve Nihat ikilisi tercihlerim. Olur da geriye düşersek ve oyunu onların sahasına yıkıp topu şişirirsek Batuhan tercihi düşünülebilir. Terim'in Mevlüt sürprizi yine şaşırtmamalı.

Avrupa ve Dünya Kupalarının ertesindeki elemelerde şampiyon takımın yada turnuvanın sürpriz takımının tökezlemesi gelenektir. Bakalım şampiyon İspanya mı, sürpriz Türkiye mi tökezleyecek?

Anket...İspanya-Türkiye maçı ne olur?

Milli maça konsantre olma zamanı. Oylayalım, dostlarımız ne düşünüyor görelim...

22 Mart 2009 Pazar

Fatih Erkoç ve Kerem Görsev Trio


Erman'ın bize caz müziğini sevdirme çalışmalarının bir parçası olarak Three Amigos (Erman, Mert ve ben) dün akşam Ortaköy'deki İstanbul Jazz Club'a gittik. Ülkemizin yetiştirdiği en yetenekli müzisyenlerden Fatih Erkoç ile Kerem Görsev'in Trio'su bizlere tek kelimeyle harika bir performans sergilediler. Kerem Görsev Trio; piyanoda Kerem Görsev, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Emre Kartari'den oluşuyor. Bu gruba Fatih Erkoç solistlik yapınca dün akşam nefis bir konsere şahitlik ettik. Fatih Erkoç sadece solistlik yapmadı, birçok şarkıda trombon ve flüt çaldı. Gerçek bir müzisyen, ona olan sevgimiz ve saygımız sonsuz.

Caza olan ilgimin devam etmesi için Erman'ın Jülide Özçelik albümünü hediye etmesini bekliyorum.

21 Mart 2009 Cumartesi

N'olur bir guard

Futbol takiminin aynasi basketbol takimi. Geberik durumdaki Telekom'a kaybedilen bir mac, bunu umursamayan sahada ne yaptigini bilmeyen bir takim. Bu takim bas bas bagiriyor guard'im yok ne olur bana guard alin diye, bunu onemsemeyen ve gormezlikten gelen Tanjevic ve idareciler. Artik art niyet aramak lazim. Nedir amac anlamiyorum.

Tanyevic ve yonetim egolarini biraksinlar n'olur. Kirk yasindaki Mrsic playoff temposunu kaldirabilir mi? Green'den Tanjevic dahi umudunu kesmisse nedir bu inat? Olmadi, hata yaptiniz lutfen kabul edin ve Solomon'u geri getirin. Solomon olmayacaksa onun ayarinda birini getirin. Bunu gormek icin basketbol dahisi olmaya gerek yok.

Tanjevic 1-3-1'den baska savunma alternatifi biliyor mu merak ediyorum. Bu takim alan savunmasi en son ne zaman yapti (Telekom'a alan savunmasi yapmak cinayettir, kabul ediyorum. Ama sutu zayif takimlara bile alan denemiyoruz). Tutku-Lang ikili oyunlarini caresiz saskin sekilde izleyen Tanyevic'in basketbol bilgisine saygimi yitirmeye basladim. Serkan sutlari bombalarken Omer Onan niye benchte? Ayrica bizim bir hucum setimiz var mi? Solomon'lu gunlerde is kolaydi, Solomon istedigi oyunu kafasina gore yapiyordu, seti kendi ayarliyordu. Simdi Solomon yok, oyun setlerine ihtiyac duyuyoruz. Bugunku macta ikinci devre 3-4 pozisyonda lise takimi gibi hucum yaptik saskin saskin. Topu alan ne yapacagini bilmeden hemen elinden cikariyor. Son toplari Emir'in kullanmasi nedir? Neden sutor Gricek-Mrsic yada pota alti uzunlari uzerine oyun seti yapilmaz. Telekom yilladir pota alti savunmasinda aci cekiyorken neden pota alti oynamayiz? Malesef Tanjevic'in bu takima katkisi yok. Futbolda geri giden takim baskette de aynen geri gidiyor. Eger yonetim bu isin ipini Tanjevic'e birakip guard transferi (hatta dort numaraya bile ihtiyac var) yapmazsa malesef son iki yilin sampiyonu finali bile goremeyebilir. Sonucta uzulen yine kim olur? Taraftar...

Yenilgiden daha cok beni uzen sey takimin gayretsiz isteksiz haliydi. Futbol takiminda kaybolan ruh yavas yavas basket takimina da bulasti. Once Ibo'yu aforoz ettik, sanirim sene sonu Mirsad yolcu, Mrsic ve Omer'e de yavas yavas kapi gosterilir. Her gecen gun coldeki buz gibi eriyen 'Tuncay ruhunu' mumla aramaya basladik hem baskette hem de futbolda.

Havlu

Nihayet lige havlu attık. Şampiyonlar ligi finali hayal eden bir takımdan şampiyon olmamak için, maç kazanmamak için ellerinden geleni yapan bir futbol takımı haline geldik.

Maçı izlerken kendi aramızda ikinciyi atamazsak 80'den sonra yeriz, neden bu kadar geri çekildik, niye önde basmıyoruz diye konuşuyorduk. Neden oyuna girdiğini anlayamadığımız Gürhan'ın meçli saçlarından bahsederken Gürhan anlamsız bir faul yaptı. Aklımıza böyle saçma fauller yüzünden geçmişte yediğimiz iki gol geldi (Bakınız 1984 yılı Dobi Hasan'ın Kadıköy'de attığı gol ve 2002 senesinde Ahmed Hassan'ın Ankara'da attığı gol). Bu gollerde de Gürhan'ın orta sahada yaptığı saçma fauller yapmıştık ve içeri ortalanan toplarda golleri yiyip şampiyonluktan kopmuştuk. Aynı filmi yine izledik.

Bir yanda Appiah, Aurelio, Tuncay'lı orta saha bir yanda Deniz, Selçuk, Maldonado ve Josico. Fark ortada. Afyon yutmuş gibi sahada dolaşan ama sene sonunda milyon dolarlık kontratları yapan futbolculardan daha fazlasını beklemek hayalcilik olur. Biz hayalleri bırakıp gelecek senenin planlarını yapmalıyız.

Hakem ilk yarıda Bursalı futbolcuların (kasapların) sert oyununa müsade ederken ikinci yarı sarı lacivertli formayla kimi gördüyse kartı bastı. Verdiği skandal penaltıyla görevini layığıyla yerine getirmiş oldu.

20 Mart 2009 Cuma

Arefe-Bayram

Akşam spordan eve döndüğümde GS Çeyrek finaldeydi, yorgundum uyuya kalmışım. Sabah kalktım Hamburg çeyrek finalde.

Arefeyi görüp bayramı görememek bu olsa gerek.

17 Mart 2009 Salı

Giampaolo Pazzini

Sampdoria'nın devre arasında Fiorentina'dan transferi Pazzini leblebi gibi goller atmaya devam ediyor. Sıkı bir Sampdoria takipçisi olduğumdan her maç skorunu ve golleri atanı mutlaka takip ederim. Son maçlarda hep onun adını görüyorum. Cassano ile beraber iyi bir ikili oluşturdular. Özetleri izlediğimde güzel gollerini seyrediyorum. Sanırım kupadaki golleriyle on gole ulaştı. Umarım Sampdoria'lı yöneticiler sezon sonu onu takımda tutarlar.

En İyi On Aşk Temalı Film

Konu aşk olunca daha önce beşli yaptığım listedeki film sayısını ona çıkardım. Ayrıca Ortaç itiraz etmeden hemen belirteyim; liste son yılların en iyi aşk temalı filmlerini kapsıyor, Gonna With The Wind, Love Story, Casablanca ve My Fair Lady gibi bu türün efsane filmlerini kapsamıyor. Onlar için ayrı liste lazım. İşte benim listem:

Ghost
Pretty Woman
Titanic
The Bodyguard
Grease
Frankie & Johnny
When Harry Met Sally
English Patient
Sheakespear In Love
Notting Hill

15 Mart 2009 Pazar

Avrupa Üçüncüsü

Bayan voleybolcularımız Avrupa CEV Cup'ta Avrupa üçüncüsü oldu. İlk maçı ev sahibiyle oynadık. 3-0 kaybetmişiz, bugün 3-1 kazanarak üçüncülüğü kazanmışız. Miş'li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü maçları izleyemedik, sanırım ülkemizde voleybolu seven sayan yok, hiçbir kanal maçları yayınlamadı.
Kulübümüzün resmi sitesi http://www.fenerbahce.org/ sitesinde Intro olarak Fenercell'in tanıtımı var. Introyu geçince sanki normal bir lig maçı kazanmış gibi kısa bir haber yapmışlar ve zahmet edip birkaç foto koymuşlar.

The Bourne Idenity - Ultimatum

İlk iki filmini çok beğendiğim Jason Bourne'un (Alper Bekler'in kulakları çınlasın) üçüncü ve son filmini iki sene gecikmeyle dün gece seyredebildim. Jason yine oradan oraya koşturdu, bize Avrupa turu yaptırdı, yetmezmiş gibi bir de Fas'ı ziyaret ettik. Fas'taki kovalama sahneleri mükemmeldi. Filmin sonunun daha ilginç olmasını bekliyordum ama yine de tatmin oldum. Arka planda çalan Moby'nin Extreme Ways soundtrack'ini çok beğendim, bu sabah video klibini seyrettim. Video klip olayından pek hoşlanmayan biri olmama rağmen bu klibi çok beğendim.
Yapımcılar böylece Bourne Identity serisini tam tadında bitirmiş oldular. Ama ABD'de film endüstrisinin ne yapacağı belli olmaz, ileride çoluk çocuğa karışmış çiftliğinde huzurlu bir hayat süren Jason'ı özel bir göreve çağırırlarsa şaşırmayalım. Çağırsalar dördüncü film güzel olur mu? Yok yok tadında kalsın, Jason bizim için efsane karakterlerden biri olarak kalsın..

Endüstriyel Futbol

Bir zamanlar gediklisi olduğumuz Telsim tribününün adı Telekom tribünü olarak değişti geçenlerde. Sağolsunlar ama ben almayayım!!!

Oysaki bu tribünde bir zamanlar sadece sarı lacivert bayraklar açılırdı.

Rehavetmiş

Ligde şampiyonluğa oynayan Fenerbahçe'nin Cuma akşamki futbolunun ne bahanesi olabilir merak ediyorum. Lider ve yedi sekiz puan öndemiyiz? Yada çarşamba zorlu bir Avrupa maçı mı oynadık? Gazeteler rehavetin sonu böyle olur diye buyurmuşlar. Neyin rehavetiymiş bu?

Sahada çırpınan bir tek Lugano ve Deniz. Diğerlerinin dünya umrunda değil. Eskiden Kadıköy'de taraftarın bir etkisi olurdu. Kadıköy'ü elit bir tiyatroya benzetmek isteyenler onu da bitirdiler. Emre oynamıyor, yerinde Selçuk var, işte fırsat iyi oyna kap formayı. Benim yaptığım hırsı o yapmıyor. Transfer görüşmelerinde profesyonel olduklarını iddia eden bu futbolcuların önüne bu sene bu şekilde oynadıkları maçların kasetini koymak lazım, ne verdin ne istiyorsun?

Josico'yu ikinci yarıda sahada görünce tüylerim diken diken oldu. O değil miydi sakatlandım diye arkadaşlarını bırakıp soyunma odasına kaçan. Gözlerim Maldonado'yu aradı, ne çok özlemişim onun at kuyruğunu ve yanı başındakine yaptığı ayak içi paslarını. Colin Kazım'a dokundurmadan geçemeyeceğim. Onun futbolculuğuna inanan bir Fenerbahçeli var mı acaba? Halı sahada sadece çalım atmak için top oynayan genç delikanlılara benziyor. Bu kadar mı ucuz Fenerbahçe'de oynamak. Aragones'in göremediğini taraftar gördü, kesti biletini sonunda.

Sezonun ilk yarısı iki ileri bir geriyle geçmişti. Son haftalarda bir kıpırdanma vardı, ümitlenmiştik saf bir şekilde. Cuma akşamki vurdumduymazlık umutlanan taraftarların umutlarını gelecek sene sevk etti, haftasonumuzun içine etti.

13 Mart 2009 Cuma

Duble

Voleybolda çarşamba günü önce bayanlarda, dün de erkeklerde Galatasaray'a karşı alınan duble galibiyet. Sporcularımızın ellerine sağlık, derbi kazanmak güzel şey...

Erkeklerde geçen yılın şampiyonu takımımız bu sene malesef çok istikrarsız. Giden Gomez'in yerini Billings istenen şekilde dolduramadı, yaşlanan Grbiç yoğun tempoyu kaldıradı, Coskoviç form tutamadı, Arslan kadrodışı bırakıldı sonra affedildi, vs bir sürü nedenle takım kendini bulamadı. Bu sene şampiyonluk geçen seneye oranla daha zor. İstanbul Belediye, Ziraat ve Halkbank iyi takım yaptılar, Arkas yine takviye yaptı. Playoff'lar yakında başlıyor, işimiz zor, playoff'larda istikrar yakalarsak duble şampiyonluk gelebilir.

Bayanlarda işimiz daha zor. Eczacıbaşı'nın yanı sıra Telekom ve Vakıfbank şampiyonluğun öncelikli adayları. Fenerbahçe'nin yabancı sporcularından yeterli verimi alamadığını düşünüyorum, oysaki Seda, Çiğdem, Eda gibi kaliteli yerli oyuncularımız var.

12 Mart 2009 Perşembe

Göz merceği

Resimdeki objeyi oftalmoloji (göz bilimi) sektörü haricinde tanıyan yoktur diye düşünüyorum. Aslında hepimizde iki çift bulunan bir şey. Tanıştırayım o halde. Resimdeki obje, görme fonksiyonunun en önemli elemanı olan göz merceğinin yapay olanı. Bir başka deyişle katarakt ameliyatlarında takılan yapay lens. Resimdeki boyutu sizi aldatabilir. Merkezdeki çap 6mm yani serçe parmağınızın yarısı kadar diyebiliriz. Göz bilimi gerçekten çok ilginç ve zevkli, ilerleyen günlerde vakit ayırıp bilgilendirici bir yazı yazmayı planlıyorum.